Analiz

Lübnan’da Eylem: Perde Arkası ve Yansımalar

Önsöz

Lübnan 17 Ekim’den bu yana geniş çaplı halk gösterilerine sahne oluyor. Hükümetin yeni vergi paketine tepki olarak çıkan gösterilerin fitilini ateşleyen olay “WhatsApp vergisi” oldu. Ancak ortaya çıkan gösteriler ve beliren talepler bu hareketliliğin vergi paketinden çok daha büyük ve derin olduğunu ortaya koydu. Protestoların altında politik sisteme dair yığınla yapısal sorun, ekonomi ve kalkınma politikalarının ve mezhepsel kota sisteminin başarısız olması yatıyor.

Lübnan’daki hareketliliğin temel talepleri 3 ana maddede özetlenebilir: Hükümetin istifası, (mezhepçi anlayışın odak noktası olmadığı yeni bir seçim sistemine göre) yeni parlamento seçimlerinin düzenlenmesi ve “yağmalanan malların” geri verilmesi.

Ancak mezhep kota sistemi dışında bir seçim sistemi mevcut iktidarın yıkılması, dolayısıyla iç savaş algısının ve (problemleri çözmek için yapılan ancak tam tersine problemin kaynağı haline dönüşen kırılgan bir siyasi sistem doğuran) Taif Anlaşması’nın sona ermesi anlamına geliyor.

2019 eylemleri: Ne değişti?

Mevcut eylemler Lübnan halkının son yıllarda gerçekleştirdiği eylemlerden birkaç temel özelliği ile ayrılıyor:

  1. Adem-i merkeziyet: Eylemler Kuzeyden güneye Lübnan’ın tüm bölgelerini kapsıyor. Başkent Beyrut’la sınırlı değil. 
  2. Plansız güdüm: Eylemlere öncülük eden ve eylemcilerin taleplerini belirleyen belirli bir taraf veya isme işaret etmek mümkün değil.
  3. Eylemler dahilinde Hizbullah ve Emel Hareketi ikilisine karşı Şii halktan bir kesimin başkaldırması. Bu ise başta Seyyid Hasan Nasrallah ve Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri gibi isimler olmak üzere bu oluşumların liderlerini çevreleyen kutsiyet halesini kıran bir durum.
  4. Belli bir tarafla ilgili (teritoryal) değil; mezhepler ve akımlar arası bir hareket: Sloganı “Hepsi, hepsi demektir”. Bu slogan Lübnan’da farklı taraflar ve mezheplerden bütün politikacı ve liderleri hedef alıyor. Bu yüzden iktidar eylemleri kontrol altına almakta zorlanıyor. Bazı siyasi güçlerin başlarda eylemleri benimseme girişimlerine rağmen süreci siyasi bir tarafın yürüttüğünü söylemek imkânsız.

Taif düşer, Hizbullah yükselir

Lübnan’daki mevcut iktidar, asıl amacı 1975-1990 iç savaşını bitirmek olan uluslararası anlaşmaların ve mutabakatların bir sonucudur. Bir başka deyişle bu rejim Lübnanlılara dayatılmıştır. Ulusal bir alternatif veya iç anlaşma sonucu oluşmadı. Suriye vesayeti altında ve Taif Anlaşması olarak vücut bulan Suudi-Amerikan sponsorluğu altında şekillendi.

Bu iktidar 2005’te ağır bir yara aldı: Başbakan Refik Hariri suikasta kurban gitti. Bu, Suriye vesayetini sona erdiren bir gelişmeydi. Suikast sonrası oluşan iç bölünme sonucu 8 ve 14 Mart kamplaşmaları ortaya çıktı. Bunların birincisi Suriye-İran, ikincisi ise Suudi-Amerikan destekli idi.

2008’de Hizbullah, ateşle oynamayı seçti ve bu siyasi savaşı silahla kazanmaya karar verdi. 7 Mayıs olayları olarak bilinen süreçte başkent Beyrut’u ele geçirdi. Hizbullah başlattığı askerî savaşı kısa bir sürede, Lübnanlıların hafızalarına kazınacak bir sahneyle sona erdirdi.

Lübnan iktidarı açısından ikinci büyük yara ise Suriye devrimiydi. Lübnan’da politik sahayı, destekleyenler ve karşı çıkanlar olarak ikiye böldü. Hizbullah’ın Suriye’de askerî katılımı mezhepçilik duygusunu körükleyerek bölünmeyi derinleştirdi. Bunun üzerine Lübnan’da siyasi istikrarsızlık ve güvensizlik ortamı oluştu. Uluslararası güçler durumu toparlamak adına tekrar bir girişimde bulunarak yeni bir ittifak oluşturdu. 2014’da Suudi-ABD-İran taraflarını içeren zımnî ittifak kapsamında Temmam Selam kısmen uzlaşmacı bir isim hükümet başkanlığına atandı.

2016’da ABD-İran sponsorluğu altında yeniden siyasi çözüme gidildi ve siyasi boşluk dolduruldu. General Mişel Avn Lübnan Cumhurbaşkanı, Saad Hariri ise Başbakan oldu. Bu süreçte Suudi Arabistan hesaba katılmadı. Müttefiki olan Hariri’nin iktidara geçmesine rağmen Suudi Arabistan sürece karşı çıktı ve anlaşmayı İran-Suriye ikilisinin zafer ilanı olarak niteledi.

Bunlar olurken Suudi Arabistan Tahran destekli Husi grubuna karşı Kararlılık Fırtınası operasyonunun ikinci aşaması sayılan Umuda Dönüş sürecindeydi. 2017’de Trump göreve geldi ve İran’a karşı yaptırım politikasını duyurdu. 2018’de ABD, İran Nükleer Anlaşması’ndan çekildi. Bu gelişmeler Lübnan’a ağır bir gölge düşürdü.

Siyasi Hariri’lik dönemi sona eriyor

2014 anlaşması Sünni gücün İran tarafıyla karşı karşıya gelmek yerine koalisyon kurmasıyla sonuçlandı. Saad Hariri iktidardan alındı, Hariri ailesi Hizbullah’a karşı direniş unsurlarını yavaş yavaş yitirdi. Bu durum Kral Salman döneminde (2015) artış gösterdi. Suudi Arabistan Lübnan’dan çekildi. Müttefiki Hariri’den siyasi ve finansal desteğini çekti, yatırımlarını dondurdu. Hattâ 2017’de Hariri’yi alıkoyarak istifaya mecbur etti. Bütün bunlar Hariri akımının temsil ettiği Sünni gücü yıkıma uğrattı.

Bu sürecin sonuçları, Hariri’nin çoğunluğu kaybettiği 2018 parlamento seçimlerine yansıdı. Hizbullah-Avn koalisyonu ise mecliste sandalye üstünlüğünü elde etti. Krizler arta arda geldi: Suudi Arabistan’ın desteğini çekmesi, sermaye krizi, siyasi hezimet, Hariri’ye ait şirket ve kurumlarda çalışanların maaşlarını alamaması ve üstüne patlak veren manken skandalı.

Bu bilgilere dayanarak Hariri’nin hükümet sistemi içerisinde Sünni gücü muhafaza edemediği, başbakanlık konumunu zayıflattığı ve kendi “hükümeti” içinde muhalif bir azınlığa dönüştüğü söylenebilir. Sünni siyasi cihetin temsilcisi olan Hariri, hizmet sektöründe ve iç krizlerin çözümünde de başarısız bir tutum sergileyerek Hizbullah ve müttefiki Avn’ın önünde, sorunların müsebbibi Sünni karşıtlık olarak kaldı. Böylece Lübnan’da tarih boyunca Hariri kalesi olmuş bölgelerin, başkanlığını yaptığı hükümetin yıkılmasına çağıran eylemlere patlak veren yerler olması şaşırtıcı olmaktan çıkıyor.

8 ve 14 Mart ittifakları muktedir siyasi tabakanın mezhep türküsü çağırıp “şehitlerin ruhları” üzerinden taraftar ve destekçi toplamalarına, bunlar için yabancı sponsor teminine kolaylık sağladı. Fakat bu çatışma 2014 koalisyonuna dönüşüp, anlaşmanın Suudi Arabistan’ın terkiyle eş zamanlı olarak 2016 yılında yenilenince Sünni blok (Refik Hariri’nin temsil ettiği) Hariri’ci bir politika üstüne bahis oynayamayacağını gördü. Zira Saad Hariri’nin mevcut iç düzenlemeler, politik kurallar ve bölgesel koşullar çerçevesinde Lübnan’ın iç krizlerine çözüm sağlayamayacağı, ülkeyi vurmak üzere gelen ekonomik depremi durduramayacağı aşikardı.

Sonuç

Tahran müttefikleri artık Lübnan’daki ayaklanmaya karşıt tavırlarını gizlemiyor. Hizbullah ayaklanmaya karşı sürdürdüğü aksiyonlarıyla eylemleri ve eylemcilerin taleplerini destekleyen Şii tarafını durdurmayı veya zayıflatmayı başardı. Özgür Yurtsever Hareketi de benzer bir tutum sergilemekte. Mezhepçilik kozunu kullanarak hareket karşıtı propaganda yapan parti taraftarlarını sokaktan geri çekmek için “güçlü çağ” vurguları yapıyor. Tüm bunlara ek olarak medya araçları ve sosyal medya platformları üzerinden eylemcileri şeytanlaştırmak ve gösteri alanlarını “casuslar sahası” olarak yansıtıp karşı taarruzu mubah kılmak için yapılan muazzam bir propaganda söz konusu.

Hizbullah-Avn ittifakının konumu, Samir Caca başkanlığındaki Lübnan Güçleri Partisi bakanlarının erkenden istifalarını sunup Caca’nın en başlarda eylemleri desteklediğini açıklaması ve Başbakan Hariri’nin istifası 14 Mart ruhunu bir kez daha uyandırdı. Bu da eylemleri, yaşam koşullarını iyileştirmeyi hedefleyen toplu bir ayaklanma olmaktan çıkarıp belirli tarafların yararına hareket eden siyasi güdümlü bir harekete dönüştürdü.

Hizbullah- ÖYS (Özgür Yurtsever Hareketi) koalisyonu devam ettiği sürece Lübnan’da durumların iyileştirilip kontrol altına alınması mümkün görünmüyor. Üstelik İran-Suriye ittifakı nüfuz alanını genişletmekte, gün be gün devleti egemenliği altına alıp organlarını ele geçirmekte. Ayrıca görünen o ki ABD’nin Hizbullah’a yönelik yaptırım politikaları Cebran Basil ve partisinin İran-Suriye siyasetine boyun eğmesini engelleyememiş.

Yine görünen o ki; 1) İran politikalarına karşı ılımlı Sünni güçleri destekleyen gerçek bir uluslararası iradenin varlığı ve 2) Lübnan’daki Hizbullah müttefik ve ortaklarını içerecek şekilde geliştirilen kapsamlı bir Amerikan yaptırım politikasıyla Hizbullah ittifaklarının bozulması mümkün. Lübnan politik sahasında dengenin yeniden sağlanması için tek yol budur.

Bugün Lübnan’da, iktidardaki seçkinleri devirmek, sınıfsal uçurumları düzeltmek ve (mezhep kota sistemiyle su, elektrik ve çöplerin toplanması gibi temel sorunları çözmekte başarısız olan) devlet organlarını yeniden yapılandırmak isteyen geniş bir “intifada” söz konusu. Toplumun geniş bir kesiminin bölge ve mezhep sınırlarını aşarak eylemlere katılıyor olması Lübnan’da krizin artık tek bir mezhebe dair olmadığını ve mezhepçi korkutmaların yolsuzluk tufanına karşı gözleri kör edemeyeceğini göstermekte. Eylemlerde atılan sloganlar Lübnan’ı krizlerden kurtaracak, mezhep değil ehliyet üzerine kurulu bir politik düzene dair umut ve isteklerin habercisi.

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu
%d blogcu bunu beğendi: