Araştırma

TÜRKİYE’DE KÖRFEZ ÜLKELERİNİN YATIRIMLARI

PDF OLARAK PAYLAŞ
PDF'i indirmek için tıklayınız

1. Giriş

Yabancı sermaye yatırımları, bir ülkenin dış kaynaklardan elde edip, ekonomik gücüne eklediği parasal veya teknik kaynaklar olarak tanımlanabilir. Yabancı sermaye yatırımları, bir ülkenin ekonomisine “sabit sermaye stokunun artması, teknoloji ve işletme bilgisi getirmesi, istihdam yaratması ve rekabeti geliştirmesi, ödemeler dengesi açığını azaltması, iç piyasaya dinamizm kazandırması, teknik eleman ve yönetici açığını azaltması” açısından katkıda bulunmaktadır. Yabancı sermaye bir ülkeye geliş biçimine göre iki şekilde tanımlanabilir: (1) Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımı,  “bir firmanın başka bir ülkedeki bir firmayı satın alması, yeni bir firma kurması, veya o ülkedeki mevcut bir firmanın sermayesini artırmak yoluyla ortaklı kurması ya da mevcut firmalara lisans, know-how, teknoloji ve yönetim bilgisi gibi unsurları katması/getirmesi şeklinde yapılan yatırımlara” denilmektedir. Bu tip yatırım, özel doğrudan yabancı sermaye yatırımı, doğrudan veya dış yatırım ya da dolaysız yabancı sermaye yatırımı şeklinde de ifade edilebilmektedir. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’ne göre, DYY “doğrudan yatırımcı tarafından başka bir ülkede yerleşik olan bir teşebbüste kalıcı bir bağ oluşturmak amacıyla yapılan bir uluslararası yatırım kategorisidir.” Doğrudan yabancı yatırımlar (DYY) üretime dönük reel yatırımlardır. (2) Portföy yatırımı, “bir yabancı sermayedarın, bir ülkenin borsasında işlem gören hisse senetlerini, devlet garantisi taşıyan tahvilleri/bonoları satın alması şeklinde ortaya çıkan mali işlemdir.”

Yabancı sermaye yatırımlarının tarihi 16. yüzyıla kadar uzatmak mümkündür. Ancak, asıl gelişme endüstri devriminin sonucunda 19. yüzyılın ikinci yarısında bilhassa Batı Avrupa’nın sanayileşen ülkelerinin hammadde ihtiyaçlarının karşılamak için sömürge ülkelere yatırım yapmasıyla gerçekleşmiştir. Dünya yabancı sermaye akışları 1. Dünya Savaşı ve sonrasında 1929 ekonomik buhran nedeniyle iniş-çıkışlı seyir izlemiştir. 2. Dünya Savaşı sonrasında Çok Uluslu Şirketlerin artmasıyla birlikte DYY dünya genelinde hızla artmaya başlamıştır. Küreselleşme sürecine büyük katkı sağlayan DYY, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin kalkınmalarını hızlandırmaya yardımcı olmaktadır. 

2. 2000 öncesi

Türkiye 1950-1960 yılları arasında liberal bir politika takip etmesine rağmen, önemli bir yabancı sermaye girişi olmadı. 1960 yıllarından sonra planlı kalkınma modeli izlese de yabancı sermaye girişi düşük kaldı. 1954-1979 yılları arasında Türkiye’ye gelen Doğrudan Yabancı Yatırımı (DYY) 228 milyon dolar meblağındaydı. 1954’de yürürlüğe giren 6224 sayılı Yabancı Sermayeyi Teşvik Yasası’na rağmen, 1990 yılına kadar Türkiye’ye beklenilen DYY gelmemiştir. 1970’li yıllarda yabancı paralar için birden fazla yüksek kur uygulanması, Türk Lirasının konvertibl olmaması yanında politik ve ekonomik istikrarsızlıklardan ötürü Türkiye’ye yabancı sermaye girişi düşük kalmıştır. 1970’li yıllar boyunca Türkiye’ye 250 milyon dolar yabancı sermaye gelse de 1970’li yılların ortalarından sonra yaşanan borç krizi ve iç pazardaki büyük durgunluk kaynakların bir kısmını yurt dışına çıkarmıştır. 

24 Ocak 1980 Ekonomik İstikrar Kararları ile Türkiye dışa açık bir politika izledikten sonra DYY girişinde artış yaşanmıştır. Nitekim, 24 Ocak’ta alınan kararlar dış ticaretin ve dövizin liberalizasyonun önünü açmış ve ülkeye yabancı sermaye ve teknoloji girmesini sağlayacak düzenlemeleri getirmiştir. 1983 genel seçimler sonrası yeni hükümetin başa gelmesi ve DYY mevzuat değişiklikleri yabancı yatırımları artırmasına rağmen 1992 sonrasında kurulan koalisyon hükümetleri ve içindeki lider değişikliği neticesinde çıkan ekonomik istikrarsızlıklar ve kötüleşen ekonomi nedeniyle yabancı yatırımlar azalmaya başlamıştır. 24 Ocak 1980 reformları sonrası 1981-1987 yılları arasında Türkiye’ye yabancı sermaye girişi ortalama 93 milyon dolar seviyesinde kaldı.

Bir ülkede DYY’ların GSYİH’ya oranının yüksek olması o ülkenin kalkınmasında DYY’nin önemli bir teşkil ettiğini göstermektedir. Bir ülkenin DYY’nın, o ülkenin GSYİH’ya oranının yüksekliğini belirleyen göstergeler vardır. Bunlar “ülkedeki saydamlık, istikrarlı ve hızlı reel büyüme, düşük faiz oranı, öngörülebilir ve düşük enflasyon oranı, ılımlı döviz kuru dalgalanmaları, liberal dış ticaret ve döviz rejimleri, yatırım teşvikleri, uygun uluslararası vergilendirme düzenlemeleri”dir. Türkiye’de ekonomik ve siyasi nedenlerden dolayı DYY az kalmıştır. Bilhassa, “siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklar, içe dönük sanayileşme politikaları, ulusal paranın aşırı değerlendirilmesi politikası, kambiyo kontrolleri, yoğun bürokrasi, hukuki düzenlemelerin yetersizliği, alt yapı yetersizliği, vergi yükünün ağırlığı, kamuoyundaki yabancı sermayeye karşı olumsuz tutum” etkili olmuştur. 

Kaynak: Uluslararası Yatırımcılar Derneği

1980’li yılların sonunda dünya çapında DYY’nin çok hızlı biçimde arttığı görülmektedir. Diğer gelişmekte olan ülkelerin Türkiye’den daha fazla başarılı olduğu gözükmektedir. 1997 Güneydoğu Asya krizi ve 17 Ağustos depremi nedeniyle Türkiye’ye yabancı sermaye girişi minimum düzeye inmesinin yanında, 2000 öncesi Türkiye’nin DYY çekememesinin hem ekonomik hem de ekonomik olmayan sebepleri bulunmaktadır. Ekonomik sebepler arasında yabancı yatırımcıların yüksek vergiye maruz kalmaları, kronikleşen enflasyon, artan ekonomik istikrarsızlık, fikri mülkiyet hakları yasasının bulunmaması, özelleştirmenin olmaması, yetersiz hukuki yapı ve yetersiz altyapı bulunmaktadır. Ekonomik olmayan sebepler arasında kronik siyasi istikrarsızlık, PKK terörü, yabancı yatırımcıya yönelik tarihsel nefret (Osmanlı dönemindeki kapitülasyonlar), askeri ve sivil bürokrasi üzerinde ülkelerin siyasi nüfuz elde etmelerine yönelik korku, DYY’ı teşvik etmemek ve bazı ailelerin tekel kurduğu ve yabancı yatırımcılara kapalı Türk iş dünyasının yapısı yer almaktadır. Aralık 1999’da hükümet, kredibiliteyi yükseltmek, enflasyonu azaltmak ve yapısal reformları uygulamak amacıyla IMF ile 3 yıllık stand-by anlaşması imzaladı.

Kaynak: Türkiye’de Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları ve Bölgesel Dağılışı

2000 öncesi Türkiye’de körfez ülkelerinin yatırımlarına bakıldığında 2000 sonrasına kıyasla düşük bir seyir izlemiştir. Bu durumda Türkiye’nin 1950’li yılların ortası hariç Ortadoğu’ya yönelik mesafeli tutumu etkili oldu. Nitekim, 1981’de Körfez ülkelerinin Türkiye’de ortak olduğu firma sayısı 5 taneydi. Özal döneminde yapılan özelleştirme sonrası ekonomik alanda ilişkiler ivme kazandı. Bu minvalde, Körfez ülkeleri yeni şirketler kurmalarının yanında mevcut şirketlere de iştirak olmuştur. Örneğin, demir-çelik sanayinin önde gelen kuruluşlarından İZDAŞ-İzmir Demir Çelik A.Ş. sermayesinin %28’ini Suudi Arabistan’lı yatırımcılar almıştır. Körfez ülkeleri aynı zamanda tekstil gibi diğer birçok sektörde yer alan çok ortaklı şirketlerin sermayesine katılmıştır. 2000 öncesi dönemde Körfez ülkeleri riski fazla olan direkt yatırımlardan uzak durup daha güvenli gördükleri likid yatırımlar yapmaktaydı. Körfez ülkeleri petrolden elde ettikleri gelirleri banka ve yatırım şirketleri üzerine yatırdılar. Bu anlamda Körfez bölgesindeki Saudi American Bank, Bank of Bahrain ve Kuwait B.S.C. gibi bankalar Türkiye’ye gelmiştir. 

Türkiye’de Körfez yatırımlarını Türkiye’nin dış politika yönelimi sınırlandırmıştır. 1990’lı yılların ikinci yarısından AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılına kadar Türkiye ile Körfez ülkeleri arasındaki ilişkiler Türk-İsrail ilişkilerinin gölgesinde kaldı. Bununla birlikte, Türkiye’nin AB üyelik süreci çerçevesinde yaptığı reformlar sonrasında DYY artış göstermeye başlamıştır. 1995’te Gümrük Birliği Anlaşması’nın imzalanması sonrasında Türkiye’de Körfez yatırımları hızla arttığı görülmektedir. Körfez ülkeleri açısından Türkiye’nin nitelikli işgücü, modern şirketler ve teknolojik uzmanlığa sahip olması cezbediciydi. Türkiye’de Körfez yatırımlarının artması sadece Türkiye’den kaynaklı değil, aynı zamanda Körfez ülkelerinin yaşadığı ekonomik dönüşümün de katkısı olmaktaydı. 1990’lı yılların sonunda petrol fiyatlarının düşmesi sonucunda Körfez ülkeleri ekonomik istikrarı tesis etmek için ekonomilerini çeşitlendirme arayışına girmişlerdir. Bu minvalde, Körfez ülkeleri gelişmiş altyapı yapma, DYY ve borç verme gibi stratejiler izlemişlerdir. Bununla birlikte, 2000 öncesi dönemde Türkiye’de DYY daha çok AB ülkeleri tarafından yapılmıştır. Buna paralel olarak, AB menşeli firma sayısı da daha fazlaydı. 1954-1999 yılları arasında yabancı sermayeli firmaların sayısının ülkelere göre dağılımına bakıldığında Türkiye’deki yabancı sermayeli firmaların yarısının AB menşeli olduğu görülmektedir. 

3. 2000 sonrası

2003 yılında 1954 tarihli ve 6224 sayılı “Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu” yerini 4875 sayılı “Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu”na bıraktı. Bu kanun yatırımlara ilişkin kavramları uluslararası standartlar çerçevesinde tanımlamaktadır. Eski kanunun aksine yeni kanun yabancı sermayelerin belirli bir izinle gerçekleşme engelini kaldırmaktadır. Bu nedenle yatırımlar hızlı bir artış göstermiş ve yatırım yapılan sektörler çeşitlenmiştir. DYY’ları ülkeye çekmek için yürürlüğe konan 4875 Sayılı kanuna ek olarak, 2004’te Yatırım Ortamını İyileştirme Koordinasyon Kurulu (YOİKK) oluşturuldu. Bununla birlikte, YOİKK yatırım ortamını beklenen düzeyde iyileştirememiştir. Bu kurulu desteklemek amacıyla 2004’te kurulan Yatırım Danışma Konseyi, yabancı yatırımcılar ile üst düzey politika yapıcılar arasında fikir alışverişinin sağlandığı ortak bir platform oluşturduğu için yatırım ortamının iyileştirilmesi doğrultusunda önemli mesafeler alınmıştır.

Kaynak: T. C. Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi

2000’lerin ilk on yılında AB’ye üyelik durumu, enflasyonun % 10 seviyelerine indirilmesi, yabancı yatırıma yönelik hukuki reformlar ve uluslararası tahkim sözleşmesinin imzalanması 2005’ten itibaren Türkiye’nin AT-Kearney Uluslararası Yatırım Güven Endeksi’nde hızla yükselmesinin yolunu açmıştır. 2003’te 4875 sayılı kanunun yürürlüğe girmesinden sonra artışa geçen DYY, 2007 yılında 22 milyon dolarlık rekor bir seviyeye çıkmıştır. Bununla birlikte, 2008 küresel finans kriz sonrası yaşanan likidite sorunu Türkiye’ye yönelik yatırımları azaltmıştır. 2015 yılında rekor seviyeye yaklaşsa da sonraki yıllarda düşüş göstermiştir. 15 Temmuz 2016’daki başarısız darbe girişimi ülkenin siyasi istikrarını ve ekonomik büyümesini düşürerek doğrudan yabancı yatırımları menfi yönde etkilemiştir. 2015 sonrasında Türkiye’de DYY düşüş eğilimine girmiştir. Türkiye doğal kaynak bakımından zengin olmadığı için küresel makro ekonomik koşullara maruz kalmaktadır.

Kaynak: T. C. Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi

Kaynak: P.R.T. Investment Office

Türkiye’de DYY kaynağı ülkelere bakıldığında 2000 sonrası dönemde Körfez ülkelerinin daha fazla yatırım yaptığı görülmektedir. Ak Parti yönetimi iktidara geldiğinde Türkiye’nin ihraç pazarlarını çeşitlendirme ve Avrupa Birliği ile ticareti azaltma politikası izlemesinin sonucunda Körfez ülkeleri ile ekonomik ilişkilerini geliştirmiştir. Özellikle, ABD’nin Irak’ı işgal etmek için Türkiye topraklarını kullanmasına ilişkin 1 Mart tezkeresinin reddedilmesi Türkiye ile Körfez ülkeleri arasındaki ilişkilerinin mihenk taşı mesabesinde oldu. Soğuk Savaş sonrasından AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılına kadar Türkiye ile Körfez ülkeleri arasındaki ilişkiler Arap-İsrail çatışması ve bölgesel düzen üzerinden şekillendi. Bu dönemde Türkiye’nin bölgedeki çatışmalara uzak durma politikası ve İsrail ile yakın ilişkisi Körfez ülkeleriyle mesafeli olması sonucunu doğurdu. 2000’li yıllarda siyasi, güvenlik ve ekonomik gelişmeler Türkiye ve Körfez ülkeleri arasındaki ilişkilere ivme katmıştır. Ekonomik gelişmeler, 11 Eylül sonrasında Batı’da terör ile ilişkilendirilen Körfez sermayesinin yatırım için yeni pazarlara yönelmesi; Türkiye’nin 2001 ekonomik krizi sonrasında ekonomik istikrar sağlamak için özelleştirme, yabancı sermaye ve pazar arayışı içinde olması; 2002 sonrasında petrol fiyatlarının yükselmesi sonucunda Körfez ülkelerindeki sermayenin artmasıdır. Siyasi gelişmelere bakıldığında, Türkiye’nin İslam Konferansı Örgütü (İslam İşbirliği Teşkilatı)’de yüksek profil sergilemiş, Türkiye Avrupa Birliği dışında, Körfez ülkeleri ise ABD dışında iş birlik oluşturma arayışı girmiş ve ABD’nin Irak’ı işgali sonrasında ortaya çıkan jeopolitika bölgede güç dengesini İran lehine çevirmiştir. İran’ın yayılmasından endişe duyan Körfez ülkeleri (özellikle Suudi Arabistan) Türkiye’yi İran’a karşı kale duvarı olarak görmüştür. 2000’li yıllarda Türkiye ile Körfez ülkelerini yakınlaştıran güvenlik sebepleri arasında Körfez ülkelerinin ABD’ye güvenlik için bağımlılığının açtığı sorunlar gelmektedir. Bunun sonucunda İran’ın Irak’taki nüfuzunu artmış, Lübnan’da Hizbullah gibi devlet dışı silahlı aktörlerin çıkmış ve nükleer silah üretimi aşamasında olan İran’a karşı Türkiye’yi Körfez ülkeleri bir denge unsuru olarak görmüştür.

2003 ile 2007 yılları arasında petrol fiyatlarının yükselmesi sebebiyle Körfez ülkelerinin petrol gelirlerinin artışı Türkiye’yi yatırım için cazibe merkezi haline getirdi. Nitekim, 2006’da Körfez ülkeleri 400 milyar dolardan fazla petrol geliri elde etti. Bu anlamda 2003’ten itibaren Türkiye’de Körfez menşeli yatırım yapan firma sayısında iki kattan fazla artış gözlemlenmektedir. Bu doğrultuda, 2006’da Türkiye’de Körfez menşeli yatırımlar 1,78 milyar dolara ulaştı. Bu yatırımın çoğunluğu stratejik gıda rezervini artırma amacıyla tarım sektörüne yapılmıştır. Bunun yanında, 1998’de 17 milyar dolar olan Türkiye ile Körfez ülkeleri arasındaki ticaret hacminin 2008 yılında 166 milyar dolara çıktığı görülmektedir. Türkiye ve Körfez ülkeleri arasındaki ticari ilişkilerin gelişmesinin Türkiye ekonomisine önemli bir etkisi olduğu da görülmektedir. 2002 ile 2007 yılları arasında Türkiye’de kişi başına milli gelir iki kat artarken, Türkiye ekonomisi yıllık ortalama yüzde 7 büyüme göstermiştir. 

2004 ile 2011 yılları arasında Körfez ülkeleri Türkiye’de 6,5 milyar dolar yatırım yapmıştır. Bu dönemde Türkiye’de Körfez ülkeleri yatırımlarının yarısından fazlasını BAE yaparken, 2004 ile 2009 yılları arasında Suudi Arabistan 1,3 milyar dolar ve Kuveyt 1,7 milyar dolar yatırım yapmıştır. Ancak, 2004 ile 2009 yılları arasında Körfez ülkelerinin dünya genelinde yabancı yatırımlarının toplam 166,5 milyar dolar olduğu göz önüne alındığında Türkiye’deki yatırımlarının epey az kaldığı görülmektedir. 2000’lerin ilk on yıllık döneminde Körfez sermayesinin Türkiye’de yatırım yaptığı alanların başında banka, finans ve telekomünikasyon sektörleri gelmektedir. Körfez menşeli şirket ve yatırımcılar Turkcell gibi önde gelen Türk şirketlerinde büyük hisseler satın almıştır. 2005’te Suudi Arabistan merkezli Oger Telekom, 6,5 milyar dolara Türk Telekom’un %55 hissesini ve 2007’de Suudi Arabistan’ın en büyük bankası National Commercial Bank, yaklaşık 1 milyar dolara Türkiye’nin en büyük katılım bankası olan Türkiye Finans’ın % 60 hissesini satın aldı. Ayrıca, Adabank ve MNG Bank hisselerinin büyük çoğunluğu Körfez menşeli firmalar tarafından satın alındı. Bunun yanında, Kuveyt Katılım Bankası kuruldu. 2007’de Arap Yarımadası’nın en büyük yatırım fonlarından olan Abraaj Capital, Acıbadem Sigorta’nın %50’sini satın almıştır. Körfez sermayesinin yatırım yaptığı bir diğer alan ise Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamındaki bölgelere yapılan yatırımlardır. 

2000’li yıllarda Körfez ülkelerinin yatırım yaptığı diğer sektörler arasında turizm gibi birkaç farklı sektör bulunmaktadır. Turizm sektörü açısından değerlendirildiğinde 2007 yılı sonrası, 2008-2010 yılları arasında turist sayısı artış gösterse de turizm gelirlerinde artış gerçekleşmedi. 2008 küresel finans krizi nedeniyle döviz kuru ve uygulanan fiyat indirimleri bunda etkili olmuştur. Turizm gelirleri ve turist sayısı 2011 sonrasında sürekli bir artış gösterse de 2015 sonrası terör olayları nedeniyle yurt içinde artan güvenlik endişeleri ve Rusya ile yaşanan siyasi gerginlik sonucunda 2016 yılından itibaren talebin yönü Akdeniz havzasında yer alan rakip ülkelere kaymıştır. 2008 küresel finans krizi sonrasında dünya çapında yabancı sermaye yatırımı düşüş eğilimine girmiş ve dünyada DYY 2007 yılında gerçekleşen yatırım seviyesine (2,1 trilyon dolar) tekrar ulaşamamıştır. Bu durumda 2016 yılında artan jeopolitik riskler ve politika belirsizliklerine ek olarak, uluslararası şirketlerin kârlılıklarının düşmesi, talep düşüklüğü ve zayıf ekonomik büyüme etkili olmuştur. 

2010 sonrası Arap isyanları sürecinde vuku bulan siyasi gelişmeler ve çatışmalar Türkiye’de Körfez menşeli yatırımları etkilemiştir. Türkiye ve Katar’ın bölgesel vizyonlarının uyuştuğu bu dönemde Katar dışında Körfez ülkeleri Arap isyanlarına yönelik farklı bir politika takip etmiştir. Türkiye siyasi reform çağrılarında bulunurken Körfez ülkeleri rejimlerin devrilmesini önleme politikası izlemiştir. Arap isyanları bölgesel güç dengesini değiştirmiş ve Türkiye ile Körfez ülkeleri arasında yeni bir ilişki başlatmıştır. Türkiye’nin Arap isyanlarına yönelik politikası Suudi Arabistan’ın Türkiye’yi artık stratejik bir ortağı olarak görmemesine sebebiyet vermiştir.

Arap Ayaklanmaları sonrasında Ortadoğu’da üç kutuplu yapı çıkmıştır. İran bir tarafta, Suudi Arabistan ile BAE diğer tarafta yer alırken Türkiye ile Katar’ın bölgede üçüncü bloku oluşturduğu görüldü. Bu farklı bloklaşmaların temelinde Arap Ayaklanmaları sürecinde izlenen farklı dış politika yaklaşımlarının etkisi oldu. Türkiye-Katar, bu süreçte Arap halklarının meşru taleplerinin destekçisi olurken, Suudi Arabistan-BAE-Bahreyn Arap halklarına karşı tavır almışlardır. Üçüncü bir blok olarak İran ise Suriye’de Esad rejimine destek verdi. Türkiye ile Suudi Arabistan ve BAE’nin Suriye, Libya ve Mısır politikalarının farklılaşması ve bu politikaların Türkiye’nin güvenliğine tehdit oluşturması Türkiye ile bazı Körfez ülkeleri arasındaki ilişkilerin soğumasına yol açmıştı. 2017’de başlayan Katar krizi de iki bloğun ayrıştığını göstermektedir. İki blok arasındaki gerilime örnek olarak Türkiye’nin Libya ve Katar’da askeri üssü bulunması ve askeri sevkiyat gerçekleştirmesi noktasında da görülebilir. Dolayısıyla, Arap Ayaklanmaları ile başlayan süreçte Türkiye’de Suudi Arabistan ve BAE menşeli yatırımları ile azaldı. Buna karşılık, Katar krizi sonrasında Suudi Arabistan ve BAE’nin yatırımları azalmaya devam ederken Katar’ın Türkiye’deki yatırımları arttı.

Son on 18 yıllık dönemde Körfez ülkeleri Türkiye’de sanayiden finansa, perakendeden medyaya kadar birçok sektörde yatırım yaptı. Bu dönemde Türkiye’ye yapılan yatırımlar 11,4 milyar dolara ulaştı. Körfez ülkeleri arasında BAE Türkiye’ye 4,3 milyar dolarla en çok yatırımı olan ülke olurken Katar 2,7 milyar dolarla en çok yatırım yapan ikinci Körfez ülkesi olmuştur. Körfez ülkeleri arasında üçüncü sırada 2 milyar dolarla S. Arabistan gelirken Kuveyt 1,9 milyar dolarla dördüncü sırada yer almaktadır. Türkiye’de Körfez yatırımlarının yapıldığı en belirgin sektörlerin başında Türk bankalarına olan ilgisi gelmektedir. Körfez yatırımcılarının Türkiye’de 8 bankada sahipliği ya da ortaklığı bulunuyor. İlk üç banka arasında Katar sermayeli QNB Finansbank’ın aktif 198 milyon dolar, BAE’nin Emirates NBD’nin 122 milyon dolar, Suudi Arabistan sermayeli Türkiye Finans’ın 118 milyon dolar ile bulunmaktadır. 

Kaynak: Katar Yatırımları ve Türkiye’nin Yeri

Son beş yılda Körfez ülkeleri arasında Türkiye’ye en çok yatırım yapan ülkelerin başında 1,8 milyar dolar ile Katar yer alırken, Katar’ı 342 milyon dolar ile Kuveyt ve 205 milyon dolar ile BAE takip etmiştir. 2017 yılından beri Türkiye’de faaliyet gösteren Dubai merkezli özel sermaye şirketi Abraaj Group, Temmuz 2017’de Türkiye’nin en büyük lojistik şirketlerinden biri olan Netlog’dan hisse satın aldıktan sonra Aralık ayında 104 restoranıyla hizmet veren KFC Türkiye’yi satın almıştır. Son 5 yıllık süreçte ise Katar Türkiye’de Körfez ülkelerinin doğrudan yatırımlarının yüzde 70’inden fazlasını yaptığı için dikkat çekmektedir. Katar ilk olarak 2013’te Alternatif Bank’ı satın alarak Türkiye’deki yatırımları ile gündeme gelmişti. 2013’te 469 milyon dolarlık yatırımı ile Türkiye’ye en çok doğrudan yatırım gerçekleştiren sekizinci ülke oldu. Ayrıca, Temmuz 2013’te Katar’ın ilk özel bankası The Commercial Bank, ABank’ın hisselerinin % 70,8’ini Anadolu Grubu’ndan satın almış ve 2016 yılında ise 222,5 milyon dolar karşılığında bankanın geri kalan hisselerini satın almıştı. Bankacılık sektöründeki yatırımlarını Finansbank’ı alarak sürdüren Katar, Körfez menşeli sermayenin bankacılık sektörüne olan ilgisini göstermektedir. Katar, ERGO Portföy ve Digitürk’ü satın aldıktan sonra Mado, Banvit, Ankas, Boyner ve BMC’de yatırım yaptı. Ayrıca, 2015’te Katarlı yatırımcı Kontes Beach Hotel Turizm şirketini 7,9 milyon dolara aldı. Katar’ın Türkiye’deki yatırımları özellikle 2017’de başlayan Katar ablukası sonrasında hızlanmıştır. 2017’de Körfez’den gelen yatırımların payı yüzde 3,4 seviyesindeyken, bu rakam 2018’de yüzde 7,9’a 2019’da yüzde 12’ye ulaştı.

Körfez yatırımları Türkiye’de bazı sorunlar da yaşadı. Bu sorunların başında gayrimenkul sektörü gelmektedir. Son yıllarda Türkiye’deki gayrimenkul satış durgunluğu ve yükselen demir fiyatlarının inşaat sektörünü yavaşlatması Körfezli yatırımcıların bekle-gör politikası izlemelerine sebep olmaktadır. Körfezli yatırımcılar TL üzerinden satın aldıkları mülkü birkaç sene içinde değeri yükselince tekrar TL üzerinden sattıkları satış yaparak para kazandıkları için TL’nin dolar karşısında sürekli değer kaybetmesi ve konut piyasasında arz fazlalığı olması zarar etmelerine sebep olmuştur. Körfez menşeli yatırımlar 15 Temmuz başarısız darbe girişimine kadar devam etmiştir. Bununla birlikte, ABD’nin Körfez sermayesine el koyma girişimi ve S. Arabistanlı yöneticilerin petrol dışı gelir için kendi ülkelerinde yatırım sahaları açma girişimleri gibi gelişmeler Türkiye’deki Körfez yatırımlarını orta ve uzun vadede etkileyebilir. 

Kaynak: TCMB

Türkiye’de Körfez yatırımlarının karşılaştığı sorunlara bakıldığında Kasım 2005’te Dubai prensi Muhammed Raşid el-Makhtum ziyaretinde yapılmasına karar verilen ‘Dubai Kuleleri’ inşa sorunu gelmektedir. 2007’de Sama Dubai Holding CEO’su Fardan Faraduni kulelerin inşası için tahsis edilen arazinin İETT’ye ait olduğu gerekçesiyle İstanbul Mimarlar Odası tarafından dava açıldığını ve dava sonuçlanmadan 875 milyon dolar meblağındaki ön ödemeyi yapmayacaklarını açıklamıştır. Dönemin İBB Başkanı Kadir Topbaş ise satış kararının arkasında olduklarını açıkladı. İstanbul Mimarlar Odası’nın açtığı dava sonuçlanmadığı için bazı Körfez menşeli şirketler Türkiye’de yatırım yapma noktasında tereddüt etmiştir. Bununla birlikte, Körfez menşeli yatırımlar genel olarak devam etmiştir. Katarlı bir firma Sabah Gazetesi’nin hisse senetlerini alırken, 2005’te Dubai merkezli yatırımcılar gayrimenkul, banka ve sivil havacılık sektörlerine yatırım yapmıştır. Dubai İslam Bankası MNG Bank’ı 160 milyon dolar karşılığında satın almıştır. 2007’de Emirates Airline yüzde 25 büyüyerek yaklaşık 800 milyon dolar kâr etmiştir. Bunun yanında, Dubai merkezli Tamir Holding İstanbul’da 8 milyar dolar meblağında bir proje yapacağını duyurmuştur. BAE yanında Kuveyt menşeli yatırımlar da arttı. Kuveytli yatırımcıların bu dönemde İstanbul’daki Cevahir gibi AVM’lere yatırım yapmanın yanında Halkbank’tan önemli oranda hisse satın aldıkları görülmektedir. Ayrıca, Kuveyt’in Körfez ülkeleri içinde en büyük bankalarından biri olan Küresel Yatırım Kuruluşu (Global İnvestment House) Ülker şirketinin yatırım sorumlularından olan Fon Finansal Kiralama (Financial Lending Fund)’nın yüzde 60’lık hissesine 120 milyon dolar ödemiştir. Ancak, bir ay sonrasında Kuveytli şirket Türk hükümetinin yüzde 18’lik Katma Değer Vergisi’ni anlaşma doğrultusunda yüzde 1’e çekmediği için teklifini geri çektiklerini açıklamıştır. Sonuç olarak, belirsizlik ortamı veya sonradan yapılan değişiklikler yatırımları akamete uğratmıştır. 

Türkiye’de Körfez menşeli yatırımların önündeki bir diğer engel Türkiye’de iç siyasetin kullandığı dildir. Bu dil özellikle Katar’ı hedef almaktadır. Kasım 2020’de İstanbul Borsası’nın Katar Yatırım Otoritesine devredilmesine ilişkin de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu eleştirel bir dil kullandı. Bunun yanında devir işlemini kapalı satın alma usulüne göre yapıldığını iddia eden İYİ Parti, bu devir işleminin otoriter rejimlerin ürünü olduğu açıklamasında bulundu. Bununla birlikte, Katar’ın aldığı hisse 2015’te Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın İstanbul Borsası’ndan aldığı yüzde 10’luk hisseden oluşmaktadır. Son olarak, CHP milletvekili Ali Mahir Başarır Tank Palet Fabrikasının yüzde 49 hissesinin Katar’a satışına ilişkin “satılmış ordu” ifadesini kullandı. Bu hususta Milli Savunma Bakanlığı bu fabrikanın mülkiyetinin ve yönetiminin Bakanlığa ait olduğunu ve işletme kısmında Katar’ın söz sahibi olduğunu duyurmuştu. Dolayısıyla, Türkiye’de Arap sermayesinin ve özellikle Katar’ın yatırımları siyasi partilerin oy kazanması adına iç siyaset malzemesi olmuştur.

4. Sonuç

2000 öncesi dönemde yetersiz teknik ve hukuki altyapı, siyasi istikrarsızlık ve terör sorunu Türkiye’de Doğrudan Yabancı Yatırımı artmasını engellemiştir. 2000 öncesi dönemde Körfez ülkeleri riski fazla olan direkt yatırımlardan uzak durup daha güvenli gördükleri likid yatırımlar yapmaktaydı. Körfez ülkeleri petrolden elde ettikleri gelirleri banka ve yatırım şirketleri üzerine yatırım yaparak kullanmışlardır. Bununla birlikte, Körfez menşeli yatırımlar sınırlı kalmıştır. Türkiye’de Körfez yatırımları AK Parti döneminde hızlı bir artış içine girmiştir. Bunda Türkiye’nin Ortadoğu’yu da önemseyen dış politika yönelimi etkili olurken, Körfez ülkelerinin petrol fiyatlarının yükselmesi gibi içinden geçtiği şartlar da etkili olmuştur. Türkiye’de Körfez menşeli yatırımlar 10 milyar doları aşmıştır. Ancak, Körfez menşeli ülkelerin dünyada 165 milyar dolarlık yatırımı içinde bu meblağ az bir yere sahiptir. Türkiye’de toplamda en çok yatırımı 4 milyar dolar ile BAE yaparken, BAE menşeli yatırımları Katar, Suudi Arabistan ve Kuveyt takip etmektedir. Ayrıca, Katar krizi esnasında Türkiye’nin Katar’a desteği nedeniyle Katar son beş yılda Türkiye’de en çok yatırım yapan Körfez ülkesi olmuştur. Son olarak, Türkiye’de Körfez yatırımlarının karşılaştığı engeller arasında bazı siyasi ve ekonomik sebepler yer almaktadır. Doğrudan Yabancı Yatırımlar uzun vadeli yatırımlar olduğu için Türkiye’de enflasyon oranlarının yüksek olması bu yatırımları olumsuz etkilemektedir. Ayrıca, Türk Lirasının Dolar karşısında sürekli değer kaybetmesi de bu yatırımları olumsuz etkilemektedir. Türkiye’nin inşaat sektörü dışında sanayi ve ziraat sektörünü merkeze alan yeni bir ekonomik model hayata geçirmesi yatırımları olumlu yönde etkilemesi beklenmektedir. Türkiye’nin beşeri sermayesi ve alt yapısı ve Katar’ın güçlü sermaye birikimi ile öne çıkması nedeniyle iki ülke birbirlerini tamamlayıcı özellikler taşımaktadır. Siyasi sebepler açısından Arap Ayaklanmaları sürecinde Türkiye’nin Suudi Arabistan ve BAE’den farklı pozisyon alması iki ülkenin Türkiye’deki yatırımlarını azaltmıştır. Bu nedenle, Türkiye’de DYY giriş ve çıkışları Ortadoğu’da oluşan bölgesel düzen ve Türkiye’nin bu düzende yer aldığı konuma paralel olarak gerçekleşmektedir. Son olarak, Türkiye’de muhalefet partilerinin Arap ve özellikle Katar yatırımlarını iç siyaset malzemesi olarak kullanmaları Türkiye’de Körfez yatırımlarının önündeki engeller biridir.

Anadolu Yakın Doğu Araştırma Merkezi

Anadolu Yakın Doğu Araştırma Merkezi

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu
%d blogcu bunu beğendi: