Analiz

Suriye’nin Durumuna İlişkin Olası Senaryolar

giriş

Batı ülkelerinden ve Arap ülkelerinden gelen açık ve net çağrılar dikkate alındığında Esed’in görevini bırakmasına yönelik taleplerin oldukça erken geldiği görülmektedir. Ancak Esed’in bırakma senaryosuna hizmet edebilecek operasyonel müdahaleler neredeyse yok denecek kadar azdır. Suriye’de devrimin başladığı ilk günden bu yana, dış faktörlerin, sadece belirli bir ajanda ve öncelikler doğrultusunda hareket ederek, bölgesel ve uluslararası aktörlerin, bölgedeki çıkarlarına hizmet edecek şekilde çalıştıklarını söyleyebiliriz. Dolayısıyla Esed’in gitmesi veya rejimin ortadan kalkmasının, dış güçler açısından Suriye’yi bugünden daha iyi bir duruma getirmesi için öncelik olarak görülmediği izlenimi uyanmaktadır.

Dikkatle incelenmesi gereken bir husus var; Suriye’de rejimin düşmesi (ihtimal ya da potansiyel olarak değil) ile rejimin elebaşı Esed’in düşmesi bugün hala birbirinden farklı olarak görülebilmektedir.

Pek çok uzman, Suriye devriminin henüz başlarındayken, Libya ve Suriye’deki durumun birbirinden farklı olduğunu yazarak; Şam’da rejimin mutlak olarak Esed’e bağlı olduğu manasına gelmediğini (en azından o zaman) belirtmiştir. Uzmanlar ve araştırmacılar o günden bu yana fark etmiştir ki; Esed, reform iddiaları ortaya atarak kendisini reformist bir figür olarak sunmaktadır. Reformlardan yoksun olan rejim ve zamanla bu reformların ülkede zaruri hale gelmesi, Esed yönetimini daha kişisel bir hale getirmiştir. Böylece Suriye’de rejimin gerçekte kim tarafından yönetildiği ve Beşar Esed’in kardeşi Mahir Esed’in cinayetlerdeki, yapılan tasfiye ve baskılardaki rolü ile annesinin ve diğer akrabalarının rolünden söz edilir olmuştur. Hatta ortaya atılan teoriler o kadar abartılı bir seviyeye ulaşmıştır ki; Esed’in Suriye’de olup bitenden bihaber olduğu öne sürülmüştür. Fakat bu teoriler, Esed’in basın yoluyla sürekli ortaya çıkması, kendisine bağlı kurumların uygulamalarını meşru olarak gördüğünü açıklaması ve yapılanları inkâr ederek gerekçelerini pazarlaması nedeniyle uzun sürmemiştir. Dolayısıyla bu ortaya atılan iddialardan geriye tek bir seçenek kalmıştır: Esed’in gidişi, rejimi tamamen ortadan kaldırmasa dahi, güçlü bir şekilde zayıflamasına yol açacaktır.

Arap Baharı ile tehlikeli bir şekilde yüzleşen diğer rejimler gibi, devrimin başladığı günden bu yana Esed rejimi de kendisine alternatif olacak tek şeyin “kaos” olduğu söylemine dayanmaktaydı. Daha sonra, bu söylemi “terörizm” ve “kaos” olarak değiştirmiştir. Bu nedenle, ülkenin akıbetinin bu şekilde ilerlemesini engellemek için bu büyük çatışmaya girmeye hazır olduğunu belirtmiştir.

Suriye’de olayların başladığı 2011’de ülkedeki durumun geleceğine ilişkin beklentiler birbirinden çok farklı ve büyük ölçüde çelişkili bir durumdaydı. Ancak bu senaryoların büyük bir çoğunluğu siyasallaştırılmış; bir başka deyişle, ‘Suriye’nin geleceğine ilişkin tahminler’ başlığından sıyrılarak, bir kesimin arzu ettiği yönde kullanılması için ortaya atışmıştır. Ve sonuç olarak, Suriye’deki gelişmelere ilişkin takvimin hiçbir zaman net olmadığına ilişkin fikir birliğine varılmıştır. Ve daha önce de belirtildiği gibi “oyunun sonu” asla belli değildir.

Suriye devrimine ilişkin senaryolar hakkında konuşmak için, hareketin ilk döneminde ülkenin geleceği ile ilgili neler olup bittiğini ve sonrasında yaşanan gelişmeleri gözden geçirmek faydalı olacaktır. Hareketin başından bu yana tartışılan senaryoların çoğu, Esed’in günlerinin sayılı olduğunu ve gideceğini içermekteydi. Bu nedenle tartışmalar, nihayetinde Esed’in gideceği senaryolar ve varsayımlar üzerine şekillenmekteydi.

Bazı senaryolar (rejimin gidişine ilişkin) uluslararası müdahaleyi zorunlu kılmaktadır. Bu, Irak ve Libya tecrübesiyle birçok tarafın şiddetle ısrarcı olduğu seçeneklerden biridir. Ancak birçok uzman, başlangıçtan bu yana şu hususta uyarıda bulunmuştur: “Irak ve Libya deneyimleri, müdahale edilmemesi gerektiğinin apaçık iki örneğidir, müdahalenin sonuçları- ABD için dahi- tam bir felakettir.

Senaryolardan birinde, protesto halkalarının genişlemesiyle beraber rejimin ekonomik olarak yıkılmasını ve önce kurumlarının ardından da rejimin tamamının çöküşüyle sonuçlanmasını öngörmektedir. Ancak gerçek şu ki; Suriye’de ekonomi ne kadar zayıf olursa olsun, rejim; yolsuzluk, kaçakçılık, silah kaçakçılığı, organ ticareti ve sahtecilik de dahil olmak üzere, toplum kaynaklarını sömürerek kullanma potansiyeline sahiptir. Özellikle bugüne kadar rejime sıkı bir şekilde bağlılığını bildiren askeri ve güvenlik organlarının desteğini aldığını göz önünde bulundurursak, rejimin ekonomik gerekçelerle düşmesinin uzak bir ihtimal olduğu görülmektedir.

Rejimin gitmesini varsayan en önemli senaryolardan biri de rejimin bölünerek, niteliksel ayrılmaların rejimin içindeki tarafları karşı karşıya getirerek parçalanmaya yol açacağı fikrine dayanan senaryodur. Hatta bazıları, rejim içindeki bir grubun sadece saf değiştirmekle kalmayacağını, bilakis rejimi içten devirip tamamen yok edeceğini öne sürmektedir. Elbette bu senaryo, mezhebe veya başka herhangi bir temele (etnik, bölgesel, dini, ideolojik, vb.) dayalı iç savaş çıkarma tehlikesini barındırmaktadır. Bu varsayımın gerçekleşmesi demek, Suriye’de gerilimin daha da tırmanarak fiili olarak iç savaşın çıkması demektir.

Nitekim, Suriye devrimi sonrasında yaşanan olaylar, rejimin -kendisini iç savaşa sürükleyerek parçalanmasına yol açsa ve bağımsızlığını zedeleyen dış güçleri kendi yanına çekse dahi- uzak-yakın demeden pek çok unsuru kurban etmek için toplumun bütün güçlerini kullanmaya hazır olduğunu kanıtlamıştır. Suriye’de olayların başladığı ilk dönemde, birçok kişinin rejime yönelik umudu vardı. Rejimin, Suriye’yi gerçek bir iç savaşa sürüklemeye cesaret edemeyeceği ve yalnızca bu eşiğe kadar getirebileceği düşünülüyordu. Mısır senaryosunda olduğu gibi, er ya da geç halkın taleplerinin gerçekleşeceği yönünde bir beklenti oluşmuştu. Araştırmalar ortaya koyuyor ki; Devletler ve topluluklar, yıllarca iç savaşa girmeden düşmenin eşiğinde olabilirler.

İç savaş senaryosundan ve geleceğinden bahsetmişken, bu kavramın tanımına yönelik, bir ülkedeki iki veya daha fazla taraf arasındaki bir çatışmanın iç savaş olarak tanımlanıp tanımlanayamacağı konusunda anlaşmazlıklar bulunmaktaydı. Tanım ve terim karmaşasına girmenin yanı sıra, Suriye’deki iç savaş hakkında erken bir şekilde konuşmak, bölgedeki bazı ülkelerde (Lübnan, Irak, Cezayir) ortaya çıkan silahlı toplum çatışma modellerinden birini tekrar etmek niyetindeydi.

Aynı zamanda, iç savaşın sonuçları konusunda da bazı anlaşmazlıklar bulunmaktadır. “Eğer iç savaş gerçekleşirse, bu durum Esed’in düşmesine yol açar mı, açmaz mı?” sorusu sorulurken, bugün Suriye’de neler olup bittiği konusunda ve bu olan bitenin iç savaş olup olmadığı konusunda tartışmalar sürmektedir. Kesin olan şudur: Esed’in gitmesi meselesi çözülmeden, Suriye’deki çatışmaların, zayiatın ve yıkımın azalması beklenmemektedir.

2011 yılından bu yana akademik çevrede, Suriye’de cereyan eden gelişmelerin iç savaş olarak isimlendirilemeyeceği yönünde söylemler ortaya atılmıştır. Uzmanlara göre, bu varsayımın en önemli nedenleri şunlardır:

  • En kötü tecrübelerden biri olan iç savaşın gerçekleşmesi demek, rejim halkın büyük bir kesimini (Arap, Sünni, Kürtler ve diğerleri) kaybederek kendi çöküşüne yol açması demektir.
  • Lübnan’daki durum ile kıyaslandığında, Suriye’de olan bitenin ‘iç savaş’ olarak nitelendirilmesi için zamana ihtiyaç vardır. Lübnan’da iç savaş çıkması, uzun sürmüş, sürpriz olmamıştır. O dönemde de yaşananların ‘iç savaş’ olarak nitelendirilmesi uzun zaman almıştır.
  • Suriye’nin diğer ülkelere göre daha az mezhepçi ve şiddete daha az eğilimi olduğu izleniminin yayılmasıdır.
  • Böyle bir çekişme için sosyal veya siyasi grupların mevcudiyeti açıkça belirtilmiş değildir. (Daha sonra rejim adına gruplar olarak ortaya çıkmış ve fiili olarak bu yönde hareket etmiştir).
  • Yakın bir döneme kadar ağır silahların bulunmaması.
  • Suriye’de rolü olan hiçbir ülkenin, Suriye’nin iç savaşa sürüklenmesi ile ilgili bir menfaati bulunmamaktadır. Irak ile kıyaslandığında, komşu ülkelerin Suriye gibi bir ülkede daha iç savaş çıkmasını kaldıracak gücü bulunmamaktadır.
  • Rejimin 80’lerde çıkan gösterilerde kullandığı şiddete kıyasla 2011’de başlayan olaylarda gösterdiği şiddetin çok daha az olduğu tespit edilmiştir. Yine 80’li yıllara kıyasla iletişim imkanlarının çeşitliliğinden dolayı rejimin olan biteni uluslararası camianın ve medya kuruluşlarının gözlemine açtığı belirlenmiştir.

Bugün şunu vurgulamakta fayda var; Suriye’deki olaylar patlak verdiğinde Esed rejimi, uluslararası bir askeri müdahale ve uluslararası toplumun kendisine karşı askeri kararlar almasını beklememiştir. Çok sayıda tarafın, uluslararası toplumun müdahalede geciktiğini düşünmesine rağmen, Suriye’deki durumun çözüme kavuşması için er ya da geç müdahale etmesinin zorunlu olduğuna inanılmaktadır.

Buna inananların başında Suriyeli devrimcilerin kendisi ve Suriyeli muhaliflerin siyasi kolunun büyük bir bölümü gelmektedir. Bu nedenle, devrimciler bir dönem, bu krizi uluslararası boyuta taşımak için ciddi çaba sarf etmiştir. Bu bağlamda, rejimin katliamlara ve baskıcı uygulamalardaki ilişkisini kanıtlamak ve uluslararası toplumu bu suçlar karşısında fiiliyata geçirmeye zorlamak için elindeki tüm delilleri yayınlamıştır.

Suriye meselesinde, rejimin bileşenleri, çalışma yöntemleri ve karar merkezleri mantıksal olarak çalışmadığından, veri bağlamında her zaman büyük boşluklar bulunmaktadır. Öyle ki; Esed ailesinin hükmü süresince ülkenin maruz kaldığı kapalılık ve uzlet hali nedeniyle, Suriye’nin kendisi, bir ulus, bir halk ve bir coğrafya olarak bile artık bilinmemektedir. Hatta, Suriye devriminin patlak vermesinin ardından ülkenin bazı bölgelerinde neyin, neden ve niçin olduğu müphemliğini korumaktadır.

Tüm bunlar, Suriye’deki olayların ilk gününden bu yana gerçekleşmesi gereken en mantıklı senaryonun Esed’in çekilmesi olduğu anlamına gelmemektedir. Ne kadar zor olursa olsun, Suriye halkının hukuk devleti olma talebi üzerine yoğunlaşılmalı ve yeterince geliştirilmemiş olan yerel, bölgesel ve uluslararası olumsuz rolü düzeltme ve iyileştirme sürecine girilmelidir.

Suriye’nin durumuna ilişkin olası senaryolar

  1. Rejimin tam hakimiyeti: Suriye’nin tamamının yeniden rejim hakimiyetine girmesi.
  1. Muhalefetin tam hakimiyeti: Muhalif gücünün karşısında rejimin tamamen düşmesi.
     
  2. Mevcut durumun devam etmesi (Çekişme ve çatışmaların devamı).

Bölgesel çekişme

Vekaleten yürütülen çatışmaların etnik ve mezhep temelinde bölgesel güçler arasında doğrudan bir savaş haline dönüşmesi ihtimalidir. Bu da, Suriye’deki iç savaş nedeniyle Ortadoğu’daki jeopolitik, etnik ve mezhepsel bölünme anlamına gelmektedir. Bu ise, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan rejim içerisinde kontrol edilemez bir bölgesel çatışma bırakacaktır.

-Sınırlı iç savaş (Belirli taraflar arasında)

Bu senaryo, “bölgesel çekişme”den farklılık göstermektedir. Zira bu ihtimalde, bölgesel aktif güçlerin doğrudan çatışması olmamakla beraber, bu olasılığın alternatifi, uzun ve çeşitli taraflarca yapılan mezhepsel bir çekişmeyi içeren ve bölgesel güçler adına vekaleten yürütülen Suriye iç savaşıdır.

Tablo tercümesi:

Suriye’nin durumuna ilişkin olası senaryolar (başlık)

Rejimin tam hakimiyeti

Devrimcilerin tam hakimiyeti

Çekişme ve çatışmaların devam etmesi

Bölgesel çatışmalar

Sınırlı iç savaş

Bölünme

Anlaşmalı çözüm

İktidarın rejim ve muhalifler arasında paylaşılması

Muhaliflerin rejim kurumlarına dahil edilmesi

Toprakların bölgesel güçler arasında paylaştırılması

  1. Bölünme (Suriye’nin devletçiklere dönüşmesi)
     

Bugün Suriye haritası, nüfuz çatışmalarını ve parametrelerini açıkça göstermektedir. Rusların, İranlıların, Türklerin ve Amerikalıların; Suriye’nin farklı bölgelerinde dış güçlerin nüfuzunun genişlemesi ve yerel güçlerin kimi zaman etnik, mezhepsel veya coğrafi olarak ortaya çıkmaları ve her birinin dış etkenlerle ilişkileri ve kimileri için ayrılık, kimileri için bağımsızlık olan ve her geçen gün biraz daha derinleşen toplumsal çatlaklar hakkında yazılacak çok şey bulunmaktadır.

Bununla birlikte, Suriye’nin bölünmesi hakkında konuşmak, bu bölgenin tarihi hakkında konuşmayı gerektirmektedir. Nitekim bu bölgenin tarihi, parçalama projeleriyle doludur. Bugün bölgede çatışan güçlerin denediği bölünme meselesi, son beş yüz yıl boyunca denenmiştir. Sonuncusu Fransa tarafından yirminci yüzyılda denenen ve hızlı bir hezimetle sonuçlanan bu girişim, bugün hala Fransız tarihinde kara bir lekedir.

Bugün Suriye olarak bilinen coğrafi bölge, her zaman endişe duyulan ve çoğu zaman tek bir varlık olarak görülmeyen bir bölge olagelmiştir. Çünkü bölge halkının sahip olduğu gelenekler, yaşam tarzları, kültürel arka planlar, etnik ve mezhepsel farklılıklar bulunmaktadır. Ancak aynı zamanda bu bölge, coğrafi, siyasi ve sosyal nedenlerden dolayı, bölünemez olarak kabul edilmiş olsa da bölgenin yaşadığı işgal, sömürge, nüfuz ve yönetim biçimlerine bakıldığında çoğunlukla vilayetlere veya idari yönetimlere ayrıldığı görülmektedir. Fransızlar nihai olarak bölgeyi devletçiklere ayırmaya karar verdiğinde, Suriyelilerin direnişiyle karşı karşıya kalmış ve doğu ordusunu kurmak ve azınlıkları ön plana çıkarmak şeklinde alternatif bir plan uygulamasına rağmen bölgeden çekilmek zorunda kalmıştır. Bu bölgede milliyetçilik kavramının tanımı, çoğunluk içindeki azınlığın vizyonu şeklindedir, aksi değil.

Medyanın, bölünme ve siyasi koridorlardaki tereddütleri sık sık dile getirmesine rağmen, bölünme seçeneği Suriye’deki en güçlü senaryo gibi görünmemektedir. Sadece tarihi süreçte yaşanan başarısız deneyimler ya da dünyada etnik kökene veya dine dayalı bir devlete izin verilmemesi ilkesiyle çatışması nedeniyle değil, ciddi anlamda zor sonuçlar doğuracağı nedeniyle, Suriye’nin geleceği için konuşulan olası senaryolar arasında en zayıf seçenek budur. Suriye’nin devletlere ya da devletçiklere bölünmesi demek; gerçek manada bağımsız devletlerin oluşmasına yol açmayacak, bilakis, bu devletçiklerin zamanla komşu ülkelerin parçası haline gelmesine neden olacaktır. Suriye’de herhangi bir komşu ülkeye bağımlı olmadan, münferit bir şekilde yaşayabilecek tek bölge “Kullanışlı Suriye” (Sûriyyetü’l-Müfîde) kavramıyla bilinen, rejimin son dönemde yalnızca askeri olarak değil, sosyal, politik ve ekonomik olarak hazırladığı ve konumlandırmaya çalıştığı bölgedir.

Kürtlerin ayırmaya çalıştıkları bölgeye gelince, bu bölgenin fiili olarak devlete dönüşebileceğine dair bir gösterge bulunmamaktadır. Bu bölge, komşular arasında bir çatışma ve çekişme bölgesi olarak kalmaya devam edecek; varlığını sürdürmede başarısız olacaktır. Şüphesiz, Türkiye, Irak ve bölgedeki diğer ülkelerde güvenliği baltalamak için yapılan çalışmaların başlangıç noktası olacaktır.

Daha açık ifade etmek gerekirse, Suriye’den bölünerek oluşan herhangi bir devlet, komşu bir devlet tarafından tahrip edileceği veya kendi bünyesine ilhak edileceği için istediği sonuca ulaşamayacaktır.

Suriye’nin bölünmesinin, Şam, Halep’in bir kısmı ve diğer önemli şehirlere kıyı olacak yeni devletlerin oluşumuna yol açacağı doğrudur, ancak özellikle İran tarafından büyük ölçüde izole edilecek ve kuşanacaktır. Buna karşılık, özellikle Türkiye, Ürdün ve Irak gibi komşu ülkelere jeostratejik toprak kazandıracaktır.

Aslında, Suriye’de akan kanı durdurmak için sıkça zikredilen “bölünme” seçeneği, akan kanı durdurmayacağı gibi, fiili olarak tam tersine kanın akmasına neden olacaktır. Yani Suriye’deki ihtilaflı topraklar, yerel ve uluslararası taraflar arasında çok daha büyük bir savaşın nedenini oluşturacaktır. Çekişmeleri daha keskin bir hale getirecek ve ABD ile Rusya ve müttefikleri arasında doğrudan bir savaşa dönüşecektir. Belki de Kırım’da yaşananlar, Suriye’de neler olabileceğinin küçük bir resmidir.

Bu nedenle, Suriye’deki krizin tarafları arasında yapılan tüm görüşmeler, uluslararası toplum tarafından gerçekleştirilen temaslar ve tüm siyasi yetkililerin açıklamaları Suriye’nin birliği etrafında yoğunlaşmaktadır. Çünkü, Suriye’nin bölünmesi demek, sadece daha önce yaşanmış başarısız bir tecrübe demek değildir; aksine şu an Suriye’deki tarafların tamamını kapsayacak devasa bir savaşa dönüştürmenin en kısa yolu demektir.

Türkiye, bölünme ve ‘Kürt Devleti’ senaryosu

Bu bağlamda, Türkiye’nin rolü ve bölünme senaryosu konusundaki hassasiyetini belirtmek faydalı olacaktır. Açıkça görülmektedir ki, Türk hükümetinin Suriye’deki olaylar sırasında -en azından açıklanmış ya da deklare edilmiş- sağlam bir vizyonu bulunmamaktadır. Bunun nedenleri, Türk toplumunun doğası ile bağlantılı olarak iç politikasındaki hareketlilik, Türk ekonomisinin enerji ithalatına bağımlılığı, müttefiki ABD’nin Suriye krizindeki çözüm ve müdahalesinin belirsizliği ve uluslararası bir teminat edinemeyişi, Suriye’deki koruyucu askeri operasyonları için NATO’dan dahi destek göremeyişi şeklinde sıralanması mümkündür. Tüm bunlar, Türk hükümetini Suriye’ye doğrudan müdahale konusunda çok fazla tereddüde düşürmüş ve uzun bir süre Türkiye’nin Suriye’deki rolünü ABD’nin yasakladıkları ve izin verdikleri çerçevesinde etki-tepki bağlamında sınırlı hale getirmiştir. Tüm bunlar, nihayet Suriye sahnesinde bağımsız bir rol oynamaya karar veren Türkiye’nin doğasına yansımıştır. 

Bunlara rağmen, Türkiye’nin Suriye’nin bölünmesini desteklemek için herhangi bir niyeti veya stratejisi olduğu düşünülemez. Özellikle DEAŞ’ın Suriye’de alanını genişlettiği süreçte ABD destekli Kürt milislerin bu durumu fırsata dönüştürerek kullanması şunun ortaya çıkmasını sağlamıştır: Suriye’nin bölünmesi halinde Kürt varlığı açık bir şekilde kendisini gösterecektir ve bu Kürt varlığı Türkiye’ye karşı kesinlikle iyi niyet beslememektedir.

Bununla birlikte, bölünme senaryosunun düşük bir ihtimal olması “iyi haber” gibi (herkes için değil) görünse de diğer seçenekler de (alternatif ihtimaller) anlaşmalı çözüm sürecinden geçeceği için çok da iyi senaryoları içermemektedir.

  1. Anlaşmalı çözüm (Suriye’nin savaşın tarafları arasında paylaşılması)
     

Uluslararası taraflar, Suriye’deki siyasi çözümün anahtarlarından biri olarak (adem-i merkeziyetçilik) önerilerini erken bir şekilde dile getirmiş ve bu konuda yapılan en bariz açıklama, Mart 2016’da Rusya tarafından yapılan açıklama olmuştur. Rusya’nın Astana sürecinin başladığı günden bu yana yaptığı açıklamalar, insani yardımların ulaştırılması ve ekonomik yapılanmanın kolaylaşması için muhalefetin hakimiyetindeki bölgelerde yerel meclislerle diyalog kurma eğilimi etrafında şekillenmiştir.

Sahadaki muhalif gruplar, Esed’in siyasi olarak gidişi ve rejimin kendi alanlarının kontrolünü yeniden ele geçirmesini önleme fikrine odaklanmakla meşgul iken, ABD’deki karar verici çevrelerine yakın birçok kurum ve kuruluş ile Avrupa tarafında da pek çok cephe, erken bir tarihte “adem-i merkeziyetçilik” fikrinden bahsetmiştir.

Siyasi ve uluslararası komiteler Suriye’de “adem-i merkeziyetçilik” kavramını uygulamak için kabul edilebilir bir formül geliştirmeye odaklanmış, belki de bunun en iyi kısmı RAND Şirketi’nin Kasım 2015’te yayınladığı birkaç bölümden oluşan “Suriye Barış Planı” başlıklı çalışması olmuştur.

Bir kez daha, uluslararası ve bölgesel güçler, kendi çıkarları, vizyonları ve eğilimleri doğrultusunda “adem-i merkeziyetçilik” planının uygulamaya konulmasına zemin hazırlarken, devrimci güçler stratejik bir altyapısı bulunmayan eylemlerle meşgul olmaktadırlar. Öyle ki, bu eylemler dış unsurları daha fazla güçlendirmekte ve bulunduğu alanları daha etkin bir şekilde kontrol etme fırsatı vererek rollerini daha büyük bir hale getirmektedir.

2013 yılının sonunda anlaşılan bir çözümden bahsetmeye başladığımızda, uluslararası toplumun vaadinde samimi olduğu görüşü hâkim olmuştur. Belki de Birleşmiş Milletler himayesinde Suriye’nin savaş sonrası yeniden inşasına dönük önemli kaynaklar tahsis edilmesi, devrimcilerin müzakere masasına gelmesi için teşvik edici olacaktı. Buna karşılık ABD’nin Suriye’deki varlığını güçlendirmesi, bazıları tarafından rejime baskı unsuru olarak görülmekte ve hatta bu baskı sayesinde Esed rejimi, Suriye’nin geleceği ve kendi akıbeti ile ilgili gerçek müzakerelere katılması sağlanmış olacaktı.

Rejimin, ağır kayıplar verilmedikçe ve saflarında önemli bir düşüş yaşanmadıkça, hiçbir anlaşma sürecini ciddiye almayacağı ve sürece dahil olmayacağı belirtilirken, devrimcilerin, anlaşmalı çözüme hazır oldukları ve ateşkese istekli oldukları ifade edilmiştir. Ancak bir süre sonra olayların tamamen farklı olduğu ortaya çıkmış; Rusya ve İran tarafından desteklenen rejim, tüm kayıplarına rağmen anlaşma yapmaya hazır olmadığını, her müzakere sürecinde anlaşılmaz bir düşmanlıkla hareket ettiğini gözler önüne sermiştir. Bu durum ise rejimin, ciddi bir müzakere sürecine girmeyeceğini ancak göreceli olarak kazanan konumda olacağına dair inancının bir yansıması olduğunu gösterirken, Rusya’nın son birkaç yıl içinde devrimcilere karşı savaşını öngörme şeklini ortaya koymuştur.

Öte yandan, muhalefet de müzakerelere katılma konusunda oldukça çekinceli bir tavır sergilemiş ve bazı ülkelerin müzakerelerde yer alıp almamasına ve müzakerelerin gündemine ilişkin şartlar ortaya koymuştur. Ateşkes meselesine gelindiğinde ise, silahlı muhalifler bu yönde eğilim göstermemiş, bilakis ateşkesi reddederek karşı çıkmıştır. Bu durum da kendi içlerindeki bazı grupların ayrılarak, Esed ve Kürtler karşısında onları yalnız bırakmaya sebebiyet vermiştir. Sonunda, çok sayıda önemli temsilcinin de dahil olduğu muhalefet, Astana sürecini kabul etmiş, ateşkes anlaşmaları imzalamış ve gerilimi durdurmuştur.

Bu senaryoyu aktif hale getirmek için (müzakerelere dayalı siyasi çözüm), iki şeyin gerçekleşmesi gerekmekteydi:

Birincisi, güç dengelerinin çatışmanın taraflarını ciddi bir müzakere sürecini kabul etmeye zorlayarak; müzakereler için güçlü bir teşvik oluşturması, ki bu da dış baskıya izin vermektedir.

Anlaşılan, Rusların Türkleri böyle bir teori ile ikna etmeyi başardıkları görülmektedir. Nitekim, Türkler, Rusya tarafından, Halep’te ve diğer alanlarda rejimin ilerlemesi yönünde esneklik göstermeye ve Esed’in gidişini takıntı haline getirmek ve güçlerinin ilerlemesi yerine özel ve stratejik kazanımlar elde etmeye ikna edilmiştir.

İkincisi, bölgeleri kontrol etme işlemini kolaylaştırmak ve fiili manada bir ateşkes uygulamak için mevcut durum üzerinde demografik değişiklikler yapmak gerekmektedir. Zira bu alanların mevcut şekliyle istikrara kavuşması beklenmemektedir. Örneğin, Sünni bir bölgenin ortasında Şii köylerinin veya Alevi mevcudiyetin bulunması, taraflar arasında angajman ve hesaplaşma durumunun devam etmesi anlamına gelecektir.

Bu durum, Kürt-Arap bölgeleri için geçerli olduğu gibi, aynı zamanda rejim yanlısı bir bölgenin tam orta yerinde muhaliflerin yer alması da aynı sonucu doğuracaktır. Bu veriler ışığında şunu söylemek mümkündür; Suriye topraklarında gerçekleşmesi gereken, özellikle bazı bölgelerde zaruri olarak çok sayıda insanın tahliyesini içeren demografik değişim süreci, uluslararası kuruluşlar tarafından göz ardı edilmiştir. Bu durum özellikle Şam ve Humus’tan kuzeye doğru çıkan binlerce insandan oluşan tahliye sürecini kapsamaktadır. 

Bu verilere göre, anlaşmalı çözüm sürecinde atılması gereken adımları şu şekilde özetlemek mümkündür:

  1. Suriye’de bir şekilde ateşkes anlaşması yapılmalı ve bu ateşkes ile müzakere birbirinden ayrılmalı, bir başka deyişle, müzakereler dursa dahi ateşkes anlaşması durmamalıdır.
  1. Suudi Arabistan ve İran da dahil tüm aktörleri kapsayacak bir diplomatik süreç başlatılmalıdır.
  2. Özellikle Beşar Esed’in geleceği gibi tartışmalı konular ertelenmelidir.
  3. Garantör ülkeler, Suriye’nin farklı bölgelerinde ateşkes, güvenlik ve istikrarı sağlamak için mekanizmalar kurmalıdır.
  4. Birleşmiş Milletler tarafından terör örgütü olarak tanınan DEAŞ ve Nusra Cephesi hariç tüm silahlı grupların ateşkese katılmasına izin verilmelidir.
  5. Yerel yönetimler, muhaliflere, rejime ve Kürtlere devredilirken, bazı bölgelerde (adem-i merkeziyetçilik) DEAŞ’a karşı verilen mücadelenin devam etmesi sağlanmalıdır.

Adem-i merkeziyetçiliğin 4 türü:

BM, Suriye’ye yönelik adem-i merkeziyetçiliğin kavramı ve uygulanma şekli bakımından 4 türünden bahsediyor:

-Hafif adem-i merkeziyetçilik (Sınırlı)

-Bölgesel.

-107 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Uygulanması ve Genişletilmesi.

-Anayasal bir değişikliğe ihtiyaç duymaz.

-Avantajı: Ana unsurunun rejimin desteğine dayalı olması.

-Dezavantajı: Rejimin inisiyatifini meşrulaştırması.

Büyük adem-i merkeziyetçilik (yerel yönetimlerin meşrulaştırılarak kurumsal kimlik verilmesi)

-Bölgesel.

-Ekonomik ve güvenlik hizmetlerin yerel yönetime devredilmesi.

-Anayasal bir değişikliğe ihtiyaç duymaz.

-Avantajı: Özgür bölgelerde ABD tarafından fiili olarak desteklenen yerel meclislere dayalı olması.

-Dezavantajı: İdari birimlerin kendileriyle uzlaşı sağlanamayacak tarafların kontrolü altına girmesi.

Asimetrik adem-i merkeziyetçilik

 -Bölge birkaç ilden oluşmaktadır.

 -Fiili olsun ya da olmasın, esas olarak Kürt özerkliğinin kabulünü içerir.

 -Anayasal değişikliği gerektirir.

 -Avantajı: Zemindeki gerçek durumu yansıtması.

 -Dezavantajı: Rejim ve Sünni Arap muhalefet arasındaki temel boşluğu dolduramaması.

Simetrik adem-i merkeziyetçilik

 -Bölge birkaç ilden oluşmaktadır.

 -Özerklik deneyiminin muhalif Arap bölgelerine uzanmasını içermektedir,

 – Anayasal değişikliği gerektirir.

 -Avantajı: Asimetrik modellerden daha adil ve daha büyük idari birimlere sahip olduğundan yönetme kabiliyetini arttırması.

 -Dezavantajı: Suriye içindeki Araplar arasında destekçisinin bulunmaması.

Uluslararası taraflar arasında bu çözüme devam etmek için net bir anlaşma yapılmasına rağmen, üstlenilecek adem-i merkeziyetçilik şekli gibi henüz kararlaştırılmamış ya da açıklanmamış birçok ayrıntı bulunmaktadır. Sahadaki muhalif güçler, dış güçlerin siyasi geçiş sürecindeki rolü ve siyasi geçiş sürecine ilişkin diğer ayrıntılar hala netlik kazanmamıştır.

Buna karşılık, önerilen siyasi süreçle ilgili ortaya çıkan bazı ayrıntılar şu şekildedir:

  • Suriye’deki adem-i merkeziyetçilik adımı, Suriyelilerin yanı sıra dış güçler tarafından üzerinde anlaşılan bölgelerde bugün önceki zamanlara göre daha fazla gerçekleşmiş olarak görünmektedir.
  • Suriye’deki çözüme ilişkin büyük aktörler tarafından en üst aşamadakileri ve zemindekileri kapsayacak anlaşmalar yapılmıştır. Daha sonra bu anlaşmalar temel alınarak yapılan müzakereler yoluyla anlaşmaların pratik eylemlere dönüşmesi beklenmekte ve sahadaki yerel güçleri faal aktörler haline getirmesi amaçlanmaktadır.
  • Suriye topraklarında yapılacak olan demografik değişimler ile, ateşkes ve çatışmaların durdurulması ile bölgelerde uygulanan ablukanın sona erdirilmesi hedeflenmektedir.

Ateşkesin başarılı olmasıyla (fiili olarak en önemli madde) ve Suriye’deki çözüm konusunda uluslararası tarafların adımlarıyla ilgili mevcut resim ne kadar berrak olursa olsun, özellikle Rus-Türk ve Türk-İran anlaşması ve fikir birliğinin temelinde yatan dengeler oldukça hassastır ve pamuk ipliğine bağlıdır. Bu ülkelerin Suriye’ye yönelik bakış açılarının çelişkili veya karmaşık olmasının kanıtı yok gibi görünse de Suriye meselesinde herhangi olumlu ya da olumsuz adım atılmasının çok yavaş olmasının sebeplerinden biri de budur. Bu nedenle, söz konusu aşamalar üzerinde sağlam ve net planlar yapılamamakta ve aynı zamanda geçici anlaşma ya da pratik bir alternatif bulunamamaktadır.

Şu ana kadar elde edilen fiili sonuç, Suriye’nin bazı bölgelerinde belirsiz bir ateşkes, ülkenin farklı bölgelerinde çeşitli yabancı güçlerinin mevcudiyeti, dış güçlerin hakimiyetine boyun eğen adem-i merkeziyetçi bir ülke olarak özetlenebilmektedir.

Tehcir ve demografik değişim yoluyla abluka meselesini büyük ölçüde çözdükten sonra atılması gereken bir sonraki adım, yeniden yapılanma, insani yardım, esirlerin karşılıklı anlaşma ile serbest bırakılması konusunda müzakere sürecinin başlatılması ve Suriye’nin geleceğinin temel parametrelerinin birçoğunu içeren ihtilaflı anayasa meselesinin çözülmesidir. Ve son olarak “siyasi geçiş” olarak isimlendirilen sahneye fiili olarak girilmesi gerekmektedir.

Fransız mandası sırasında Suriye’nin bölünmesi (1922)

“DEBKA” sitesinin “Trump ve Putin’in Suriye’deki Güvenli Bölge üzerine yaptığı anlaşma” başlığıyla yayınladığı harita:

Müzakere edilen siyasi çözüme ilişkin 3 senaryo

Rejimle müzakere edilen çözüme ilişkin stratejik senaryoların gerçekleşmesi durumunda, şu 3 sonuçtan birisinin gerçekleşme ihtimali bulunmaktadır:

  1. Hükümetin rejim ve muhalifler arasında paylaştırılması

Cenevre-1 bildirisinin ve Viyana Konferansı’nın fiili olarak uygulanması yoluyla, uluslararası denetim altında gerçekleşecek olan diplomatik süreçten bir müddet sonra yeni Suriye’nin ortaya çıkması beklenmektedir. İktidarın muhalefet ile rejim arasında paylaştırılması ilkesinin rejim tarafından kabul edilmesinin, bir süre sonra rejimin diktatörlük ve baskıcı altyapısı üzerinde çok olumsuz bir etkisinin olacağına inanılmakta ve ileriye dönük dahi olsa yeni türden bir devletin kurulmasına olanak sağlayacağı düşünülmektedir.

ABD ve Avrupalılar başta olmak üzere uluslararası taraflarca yapılan açıklamalar bu beklentileri doğrular niteliktedir. Ve yeni anayasa veya başkanlık meclisi projesi gibi çözüm yolunda atılan adımlar bu beklentilerin gerçekleşmesine zemin hazırlamaktadır.

Yaklaşık iki yıl önce, bu senaryonun gerçekleşmesinin önünde ciddi bir engel bulunmaktaydı; rejimin askeri ve güvenlik organlarının belirli bölgelerde mevcudiyetini sürdürme ısrarı, kıyı bölgelerinde, Şam ve Humus’ta hiç kimseyle güç paylaşımında olmaya istekli olmaması, “Kullanışlı Suriye” görüşünden vazgeçmesi ve muhaliflerin de katıldığı bir çözümü kabul etmek yerine, Suriye’nin tamamını kontrol altına almak için kapsamlı bir savaşa daha çok eğiliminin bulunması bu engellerin başında gelmekteydi.

Bugün, rejimin güvenlik ve askeri organları arasında sadakat bağlamında büyük boşluklar oluşmuştur. Rusya ve İran, bu organlarda kendi üstünlüğünü sağlamak için birbiriyle rekabet eder hale gelmiş, hatta onları “satın almak” için harekete geçmiştir. Öyle ki; görünüşte rejim adına çalışan bazı resmi organlar aslında Rusya veya İran’a bağlı hale gelmiştir. 4. ve 5. Kolordu ile 4.Tugay bu yapılara örnek gösterilmektedir. Suriye’deki askeri ve güvenlik organlarının lider kadrosu dahi, Ruslara, İranlılara veya başka bir uluslararası güce bağlılığına göre sınıflandırılmıştır.

Muhalifler ile rejim arasındaki ve muhaliflerin kendi arasındaki sınırlara gelince, bu durum son zamanlarda, farklı bölgeler arasındaki noktaların ve geçişlerin ortaya çıkmasına neden olmuş ve hatta bazı bölgeler arasında yapılan ticari faaliyetler bile sınırlandırılmıştır. Keskin sınırların çizilmesi, daha önce rejimin gerçekleştirdiği ekonomik abluka dönemine dönülmesine sebep olmuş; bu da çeşitli tarafların rejim ile siyasi anlaşma sağlanana dek, iş birliğini veya temasının sona ermesiyle sonuçlanmıştır.

Suriye’ye her anlamda hükmeden Esed rejimine ve ailesine gelince; rejim müttefikleri tarafından bir dizi protokol ve diplomatik hakaretlere maruz kalmıştır. Mesela, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin danışmanları ile konuşurken, Beşşar Esed’in onun arkasında görüntülenmesi ve bunun servis edilmesi ya da Esed’in İran’a yaptığı bir ziyaret sırasındaki karşılama töreninde, Suriye bayrağının yer almaması gibi rejimi küçük düşürücü çok sayıda olay yaşanmıştır.

Bütün bunlar rejimin; yönetimin muhalif taraflar arasında paylaşılmasına eskisi gibi karşı çıkmaya muktedir olamadığını göstermektedir. Ancak, manevra ve erteleme kabiliyetine sahiptir. ABD tarafından Astana konferansı öncesinde rejime uygulanan ve Rusya’nın da içinde bulunduğu bazı uluslararası çevrelerce karşı çıkılan yaptırımlar, rejimi oldukça kötü bir konuma sokmuştur. Zira, rejimin tabanı ve destekçilerinin yanlış tarafta yer aldıkları yönünde artan derin düşünceleri ve debelenmeleri, rejimi uluslararası girişimlere karşı daha aktif şekilde cevap vermesine ve bu bağlamda oyalanmayı bırakmasına mecbur kılmıştır.

  1. Silahlı muhaliflerin ana unsurlarının devlet organlarına yerleştirilmesi (Rejim)

Beşşar Esed yönetiminin şemsiyesi altında gerçekleşmesi beklenen bu gelişme, özellikle Astana’nın sürecine yönelik beklentilerden birisidir. Rejim güçlü iken, silahlı muhalif grupları rejim organlarıyla birleştirme meselesi, rejimin yeniden yapılanmasını sağlayacak bir unsur olarak görülmekteydi.

Bu duruma ilişkin, devrimci güçleri ve grupları bu yönde bir adım atmaya ikna etmenin imkânsız olması ve Suriye toplumunu bu sonuca adapte etme sürecinin zorluğu gibi karşıt veriler ortaya atılmasına rağmen çok sayıda uzman, siyasi sürecin şu anki seyrinin kaçınılmaz olarak bu sonuca götüreceğine işaret etmektedir. Rejim, Rusya ve İran, Esed’in -sadece geçiş sürecinde değil- sonrasında da iktidarda kalması konusunda tam bir mutabakat içerisinde bulunmaktadır.

Ancak başta Suudi Arabistan ve Türkiye olmak üzere, bu öneriye karşı çıkan diğer taraflar, Esed’in gidişini sağlamak için gerekli mekanizmaları kaybetmeleri nedeniyle bir süredir daha makul karşılayan bir tavra bürünmüşlerdir. Bunun diğer nedenleri ise, kendi iç meseleleri ve bölgelerindeki diğer dosyalarla meşgul olmaları şeklinde sıralanabilir. Bu taleplerinden vazgeçmiş olma seçenekleri ya da rejim için sadece muhalefet etmekten çok daha kabul edilebilir bir tutum sergileyerek, yıllarca sürmesi beklenen uzun vadeli bir stratejik projeye dönüştürmüş olmaları da ihtimaller dahilinde gösterilebilir.

Bu bağlamdaki en önemli deneyimlerden birisi, Rus güçlerinin bölgeyi kontrol altına almasının ardından silahlı grup ve liderlerinin aktif gücü oluşturduğu Dera deneyimidir. Öyle veya böyle, Suriye rejimini takip etmesi gereken bu oluşumun, şu ana kadar görevini fiili olarak yerine getirmediği ve rejim ile İran askeri oluşumlarıyla arasında büyük çekişmeler yaşadığı bilinmektedir.

Silahlı muhalif grupları için, uzun zaman içinde bağımsız askeri varlıklar olarak kalma seçeneğinin bulunmadığını söylemek mümkündür. Bu gruplar, er ya da geç, çözülüp çözülmeyeceğini (kendi kararıyla veya dış müdahale yoluyla) veya bir şekilde, Suriye devletinin organlarına entegre edilip edilmeyeceği yönünde karar vermek zorundadır.

  1. Toprakların bölgesel güçler arasında paylaştırılması

Suriye’nin kıyı kesimi ve Humus bölgesi, Rus nüfuzunun etkisi altına giren bir bölge haline gelmiştir. Öyle ki, Rusya’ya ait askeri üsler, deniz üsleri ve havaalanlarının bulunduğu Humus’tan geçerek Tartus’tan Lazkiye’ye kadar uzanan bölgeye, rejimin ve milislerinin dahi girişine izin verilmemektedir. Fırat’ın doğusunda ise Amerikan nüfuzu kendisini hissettirirken, Türkiye sürekli olarak kuzeydeki askeri varlığını güçlendirmektedir. Güney Suriye’de Rusya ve ABD’nin mevcudiyeti sürerken, Suriye’nin kırsal kesiminde ve diğer bölgelerinde kimi zaman rejim ile birlikte kimi zaman ise ayrı olarak İran mevcudiyeti kendisini göstermektedir.

Rusya ile rejim arasında yapılan anlaşma dışında, dış güçlerin, Suriye’deki varlıklarını ‘Güvenli Bölge’ye hâkim olmak ve çatışmaları engellemek şeklinde pazarlamaları ve Türk tarafından kuzeyde askeri hacmini artırması, bu güçlerin yakın bir vakitte çekilmeyeceğini göstermektedir. Aksine, deliller, bu güçlerin Suriye topraklarında onlarca yıl kalacağını ortaya koymaktadır. Nitekim Rusya ile rejim arasında anlaşma yapılmış ve 50 yıldan fazla bu bölgede kalacaklarının teminatı verilmiştir.

Yabancı güçlerin daha uzun süre bölgede kalma olasılıkları, bu güçler ve içinde bulundukları toplumlar arasında yavaş yavaş ortaya çıkan karşılıklı bağımlılık ve müdahale dürtüsü de hesaba katıldığında daha büyük bir ihtimale dönüşmektedir. Vatandaşlık, yerel meclislerde görevlendirilme, meclislerin oluşumuna, (bazen seçimle) yönetimine katılma meselesi ve dış güçlerin menfaatleri doğrultusunda hareket etmeleri gibi göstergeler, bu kuvvetlerin çok uzun süre Suriye’de kalacağını göstermektedir.

Sonuç

Bugün -devrimin başlangıcından 8 yıl geçmişken- o günden bu yana var olan verilerin çoğunun değiştiği açıkça görülmektedir. Suriye üzerine konuşulan birçok senaryo artık aynı değildir, ancak rejimi devirerek, Suriye’yi ‘Yeni Suriye’ yoluna taşıma hedefi, hala Suriye’de olayların ekseninde yer almaktadır. Bugün sunulan senaryolar ve çözüm önerilerinin bir kısmı halen bu hedeflere ulaşmak için çabalamaktadır.

Aslında devrimciler, rejimin suçlarını kanıtlayarak, bölgesel ve uluslararası aktörleri bu konuda harekete geçirmek suretiyle, Esed’in gidişini hızlandıracak gerçek bir yerel rol üstlenme gücüne sahiptir. Öyle ki, bu kadar uzun sürmesi beklenmemesine ve çok sayıda kurban verilmesine rağmen, devrimciler, sahadaki rolünü üstlenmeye devam etmiştir. Devrimciler, bu rol sayesinde Suriye’yi kuşatan güçlerle etkileşim içinde olmayı sürdürmüş, diğer taraflarca atılan olumlu veya olumsuz tüm adımları takip etmeye çalışmıştır. Tüm bunlar, rejimin gitmesi ve Suriye’deki durumun değişmesi meselesini yakın gelecekte mümkün kılmasa da bir süre sonra önemli bir seçenek haline getirmektedir.

Suriye‘deki durumun gidişatını belirleme konusunda son söz yerel ve devrimci aktörlerindir. Bu yolda karşılarına çıkan engelleri aşmaya çalışan devrimciler, cüzi meseleler ve yaşamsal sorunları gündeme getirerek eylem dairesini tarafsızlık içerisinde belirlemeye çalışmaktadır. Güç kaybeden küçük yerel grupları, yayınlanan verilerin gerçek veriler olduğu konusunda ikna ederek, onları yeniden harekete geçirmek ve aktif hale getirmek için uğraşan devrimciler, bu şekilde devrimin hedeflerine ulaşmayı amaçlamaktadır. 

Yerel ve devrimci aktörlerin attığı bu adımların keyfi ya da spontane geliştiğini düşünmek doğru bir değerlendirme olmayacağı gibi, bölgesel ve uluslararası aktörlerin arzu ettiği sonuçlardan çok daha büyük hedeflere sahip olan devrimcilerin yoluna çıkarak onlara engel olmaya çalışmak da yerinde bir hamle olmayacaktır.

Fakat tüm bunlara rağmen, düşünce şeklimiz, planımız ve konumumuzu, Esed rejiminin hala parçalanmadığını bilerek ayarlamak durumundayız; Esed hala gitmedi ve yakın gelecekte gitmeyecek gibi görünüyor. Ulaşılmak istenen hedef ile hakikatte üzerine inşa edilmesi gereken unsur karıştırılmamalıdır.

Bugün gerçek olan şudur; Esed rejimine karşı doğrudan askeri zafer elde edilmesi ya da rejimin devrimcilere karşı askeri zafer kazanması senaryosu artık gerçeği yansıtmamaktadır.

Ancak, muhaliflerin -var olan durumu yanlış değerlendirerek başarısının sona ermesiyle birlikte- sahada veya saha dışında püskürtülebileceği ihtimali de gerçeği yansıtmamaktadır. Yerel ve devrimci aktörler, bir sonraki aşamada bilgece ve dahice hareket etmez ise, rejimin geçtiğimiz süreçte baskı ve suç mekanizması ile elde edemediği isteklerini bu ‘yutulur bir lokma’ haline getirebilir.

Buna karşılık, muhaliflerin, bu aşamada doğru bir şekilde mevzilenerek, ellerinden gelen çabayı sarf etmesi stratejik hedeflerine ulaşması için en yerinde seçenek olacaktır. Ancak köşeye çekilerek yalnızlaşma stratejisi, teslim olmaktan başka bir anlama gelmemekle beraber, daha kötü senaryoların gerçekleşmesine sebep olacaktır.

Basil Haffar

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu
%d blogcu bunu beğendi: