Araştırma

İsrail’de Kanlı Hafta

PDF OLARAK PAYLAŞ
PDF'i indirmek için tıklayınız

1. Saldırılar ve Failleri Hakkında Genel Bilgi

İsrail’de 8 gün gibi kısa bir zamanda art arda gerçekleşen üç saldırıda 11 kişi hayatını kaybetti ve 19 kişi yaralandı. Saldırılardan ilki İsrail’in güneyinde Berşeva kentinde gerçekleşti. 22 Mart günü gerçekleşen saldırıda 4 ölü ve 2 yaralı vardı.  Alışveriş merkezinde vuku bulan bıçaklı saldırı Bedevi bir İsrailli tarafından gerçekleştirildi. Failin 2015 yılında, DAEŞ’i desteklemek ve tanıtımını yapmak suçlarından tutuklanması ve hapis yatmış olması saldırının dikkat çeken özelliklerinden biri olarak görüldü. Olayı takip eden beşinci günde, İsrail’in bir diğer şehri olan Hadera’da silahlı bir saldırı gerçekleştirildi. İki faili olan saldırıda 2 hudut polisi öldürüldü ve 12 kişi yaralandı. Saldırı Negev Zirvesiyle eş zamanlı gerçekleştirildi ve saldırının faillerinden birisi 2016 yılında DAEŞ’e katılmaya çalışırken tutuklanmıştı. Failler olayın öncesinde Facebook hesaplarında DAEŞ’e bağlılık yemini içeren bir paylaşım yapmıştı. Olayın akabinde, DAEŞ saldırının sorumluluğunu üstlendi. Bir diğer saldırı ise 29 Mart günü Tel Aviv’in kuzeyindeki Bnei Brak şehrinde meydana geldi. Saldırıda 5 kişi öldürüldü. Failin Batı Şeria’da yaşayan bir inşaat işçisi olduğu ve İsrail’e kaçak olarak giriş yaptığı açıklandı. Bu saldırılara ek olarak 7 Nisan tarihinde Tel Aviv’in en işlek caddelerinden birisi olan Dizengoff’ta bir saldırı daha meydana geldi. Bu son saldırıda ise 3 kişi hayatını kaybederken 11 kişi yaralandı. Saldırganın Cenin’de ikamet ettiği ve İsrail’e kaçak yollarla giriş yaptığı açıklandı.    

2. Saldırıların Zamanlaması

Saldırıların zamanlamasını manidar kılan ilk sebep İsrail ile bölge ülkeleri arasındaki temasların arttığı bir döneme denk gelmesi oldu. Öyle ki Berşeva saldırısının meydana geldiği gün İsrail Başbakanı Bennett, Şarm El Şeyh’te Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ve BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed ile bir görüşme gerçekleştirmişti. Hadera’daki saldırı ise Negev Zirvesi olarak isimlendirilen ve Mısır, BAE, Bahreyn, Fas, İsrail ve ABD Dışişleri Bakanlarının bir araya geldiği gün gerçekleşti.

İsrail ile bölge ülkeleri arasındaki bu ılımlı atmosfer ve karşılıklı yakınlaşma adımları Filistin kamuoyunda tepkilere neden olmakta. Özellikle BAE ve Bahreyn gibi Filistin davasına dahli kısıtlı olan ülkelerle başlayan İsrail ile yakınlaşma furyasının akabinde Filistin davasıyla kuvvetli bağları olan Ürdün, Türkiye ve Mısır gibi ülkelerle İsrail arasındaki diplomatik temasların artmaya başlaması bu rahatsızlığı tırmandırdı. Gazze’nin finansörü olarak görülen ve İsrail ile ikili ilişkileri büyük oranda Gazze şeridi üzerinden şekillenen Katar ile İsrail arasında dahi son dönemde Filistin meselesi dışında görüşmelerin olduğu iddia ediliyor. Söz konusu saldırıların böyle bir atmosferde gerçekleşmiş olması, Filistin kamuoyundaki mevcut öfkenin dışa vurulması ve benzer saldırıların meydana gelmesini teşvik edici bir unsur olarak ele alınabilir. Bu saldırılar, İsrail hükümetinin, koalisyonun bir parçası olan İslamcı Ra’am partisinin siyasi taleplerine uygun olarak İsrailli Arapları topluma daha fazla entegre etmeyi öngören stratejisine meydan okumaktadır. Mansur Abbas liderliğindeki Ra’am partisi hükümet koalisyonunun oluşturulmasında önemli bir rol oynamıştı. Hükümet koalisyonuna verdiği destek karşılığında Ra’am Partisi, İsrail bütçesinden Arap toplumunun durumunun iyileştirilmesi için önemli bir miktar almayı başarmıştı.

Zamanlama açısından bir diğer kritik durum ise  saldırıların Ramazan ayına kısa bir süre kala gerçekleşmesidir. Ramazan ayında gerilimin yükselmesine birçok kesim tarafından kesin gözüyle bakılıyordu. Muhtemel görülen bu gerilimin nedenleri olarak şunlara işaret ediliyordu:

·         Ramazan Bayramı ile Pesah Bayramının kesişmesi,

·         Şeyh Cerrah olaylarının yansımaları,

·         Ramazan ayında İsrail güvenlik güçlerinin uygulamalarının sebep olduğu rahatsızlıklar.

Şüphesiz bu saldırıların, Ramazan ayındaki gerginlikler üzerinde ciddi etkisi olacaktır. İsrail hükümeti Ramazan ayında verilmesi planlanan Batı Şeria’dan Kudüs’e ve Mescid-i Aksa’ya gidiş izinlerinin saldırılar sebebiyle iptal edilmeyeceğini açıkladı. Bu, gerginliği düşürecek bir adım olarak ele alınabilir. Ancak saldırıların ardından Batı Şeria, Gazze ve sınır bölgelerindeki kolluk kuvvetleri sayısının artırılması ve Filistinlilerin silahlanmalarına karşı sert önlemler alınacağının açıklanması vb. uygulamaların İsrail güvenlik güçleri ile Filistinliler arasında gerginliklere sebep olması kaçınılmazdır. Halihazırda özellikle Cenin’de yaşanan çatışmalarda birçok Filistinli hayatını kaybetti ve İsrail hükümeti Cenin’e yönelik kısıtlamaları artırdı. Kısıtlamaların yalnızca Cenin özelinde artırılması İsrail hükümetinin  bu gerginliklerin farklı bölgelere sıçrayarak tansiyonu yükseltmesinden duyduğu endişeden kaynaklanmaktadır.

3. Saldırılar Koordineli Bir Şekilde mi Gerçekleşti?

Söz konusu saldırıları farklı kılan detaylardan bir diğeri de peşi sıra gerçekleşen bu saldırıların; faillerin arka planı, yöntem ve motivasyon açısından farklı olması sebebiyle tek bir kategori altında toplanamamasıydı. Daha önce gerçekleşen saldırılar İsrail güvenlik güçleri tarafından belirlenen şablonlar dahilinde kategorize edilebiliyordu. Bu saldırılarla alakalı ise henüz çok fazla bilinmeyen mevcut. Saldırıların sınıflandırılmasında yaşanan bu zorluk İsrail güvenlik güçlerinin gerekli önlemleri almasını zorlaştırmaktadır.

Berşeva ve Hadera’da gerçekleşen ilk iki saldırı bazı açılardan benzerlikler taşımaktadır. Her iki saldırının failleri de İsrail vatandaşı ve geçmişlerinde DAEŞ ile bağlantıları bulunmaktadır. İlk saldırının failinin DAEŞ propagandası sebebiyle 4 sene hapiste kaldığı belirtilirken diğer saldırının faillerinden birisinin DAEŞ’e katılmaya çalışırken Türkiye’de gözaltına alındığı bilgisi paylaşıldı. Hadera’da gerçekleşen saldırının DAEŞ tarafından üstlenildiği iddia edilirken ilk saldırıyla alakalı böyle bir açıklama yapılmadı.

DAEŞ’in İsrail’de ciddi bir yapılanması veyahut etkisi bulunmuyor. İsrail dahilinde DAEŞ ile bağlantılı gerekçelerle gözaltına alınan toplam kişi sayısının 80 civarında olduğu ifade ediliyor. Daha önce 2016 ve 2017 yılında İsrail’de gerçekleşen benzer saldırıların DAEŞ ile bağlantılı olduğu iddia edildi. Şin-Bet’in açıklamalarına göre 2016 yılında gerçekleşen saldırıların planlama ve uygulama süreçlerinde DAEŞ’in aktif rol almadığı yalnızca saldırganın DAEŞ sempatizanı olduğu ifade edildi. 2017 yılında gerçekleşen saldırıyı DAEŞ üstlenmesine rağmen HAMAS yetkilileri yaptıkları açıklamayla bu iddiayı reddederek failin HAMAS üyesi olduğunu açıkladı.

Berşeva ve Hadera saldırılarında da benzer bir durumun söz konusu olması muhtemeldir. Zira saldırganların DAEŞ geçmişi bilinmekle birlikte, örgütün saldırıların planlanması ve gerçekleştirilmesinde aktif rol aldığına işaret eden herhangi bir veri mevcut değildir. Ayrıca iki saldırının yöntem açısından oldukça farklı olduğu görülmektedir. Berşeva’da gerçekleşen saldırı daha amatör ve bireysel olarak planlanmış gözükürken, Hadera saldırısının planlı bir eylem olduğu düşünülmektedir.

Bu noktada saldırıların İsrail basını tarafından “Yalnız Kurt Saldırısı” olarak isimlendirilen türden olması muhtemel gözükmektedir. İsrail İçişleri Bakanı Ayelet Şaked’in de bu yönde kanaat bildirdiği görülmektedir. Bu ihtimalde akla gelen ilk soru ise üç saldırının peşi sıra gelmesidir. Bu durumu açıklamak için İsrail basınında “taklitçi saldırı” ifadesi kullanılmaktadır. Bu manada İsrail Başbakanı Bennett saldırıları “Arap terörü dalgası” olarak niteledi. 2015-2016 yıllarında birbirinden ilham alarak art arda gerçekleşen bıçak saldırıları için de İsrail’de terör dalgası tabiri kullanılmıştı.

4. Saldırılara Siyasilerin Tepkileri

Ülke genelinde büyük bir panik dalgasına yol açan saldırılara siyasilerden farklı tepkiler geldi. Başbakan Bennett koalisyon hükümeti üzerindeki baskıyı arttıran bu saldırıları “Arap terörü dalgası” olarak isimlendirdi. Bennett ayrıca güvenlik güçlerinin iş başında olduğunu vurguladı ve “Terörle ısrarla, gayretle ve demir yumrukla mücadele edeceğiz.” diyerek vatandaşlara güven vermeye çalıştı. Savunma Bakanı Gantz da “İsrail güvenlik güçleri ölümcül terör saldırılarına son vermek için her yolu kullanacak.” açıklamasında bulundu. Dışişleri Bakanı Lapid  “Sivillere zarar vermeye çalışan her kimse bilmeli ki İsrail devleti onu yakalayıp, kanunlara göre titizlikle yargılayacaktır.” açıklamasını yaptı. Hükümetin bir diğer ortağı olan Ra’am partisi lideri Mansur Abbas “Ölümcül bir terör dalgasına karşı hepimiz bir aradayız.” ifadeleriyle saldırılara karşı tavrını ortaya koydu. Bennett’in aksine Abbas terör dalgasını “Arap” olarak nitelendirmeyi tercih etmedi. Abbas ayrıca Arap toplumunun eğitim, siyaset ve din alanındaki liderlerine bu gibi suçlularla başa çıkmak ve pratik çözümler üretmek için birlikte çalışma çağrısında bulundu.

Saldırılar muhalefet lideri Netanyahu için hükümete yüklenebileceği  yeni bir alan açtı. Nitekim Netanyahu saldırılarla ilgili şu açıklamalarda bulundu: “Bennett ve Lapid’in zayıflığı insanların hayatına mal oluyor. Yalnızca sert ve kararlı bir el İsrail’in güvenliğini yeniden sağlayabilir.” Netanyahu iddialarını daha da sertleştirerek hükümette Arap bir partinin yer almasının hükümeti teröre karşı sert bir tavır almaktan alıkoyduğunu öne sürdü. Sağ kesimden gelen bir diğer eleştiri ise Bennett ve Lapid’in barış görüşmeleriyle zaman kaybederek İsrail toplumunu ihmal etmiş olmalarıydı.

Filistin yönetiminin resmi haber ajansının internet sitesinde yapılan açıklamada saldırılar kınandı.

5. Saldırıların Olası Etkileri

İç Siyaset: Saldırılar Bennett hükümeti üzerinde ciddi bir baskı oluşturacaktır. Berşeva’da gerçekleşen ilk saldırıdan itibaren başta Netanyahu ve partisi olmak üzere muhalefet kanadından hükümete yönelik ciddi eleştiriler yöneltildi. Bennett ve Lapid, teröre karşı yeterince sert olmamakla ve hatta Negev’i teröristlere teslim etmekle itham edildi.

İsrail’deki mevcut hükümet farklı arka planlara sahip 8 partiden teşekkül ediyor. Hükümet içindeki bu çok seslilik kriz süreçlerini yönetmeyi, kritik karar alma süreçlerini ve fikir ayrılıklarının olduğu meselelerde ortak noktada buluşmayı zorlaştırıyor. Lakin saldırılar karşısında hükümet tek ses olmayı başardı. Negev’de gerçekleştirilen saldırılar sonrası hedef tahtasına konan Ra’am Partisi dahi saldırıları tereddütsüz kınadı. Ancak hükümete yönelik eleştiriler hükümetin yapısı gereği alması gereken bazı kritik kararları almadığı ve koalisyon ittifakının devamlılığını sağlama gibi siyasi gerekçelerle İsrailli Araplara yönelik tavizlerin sıkça verildiği gibi hususlarda yoğunlaşıyor.

Son saldırılar bir anlamda kamuoyu nezdinde Netanyahu ve onun destekçisi diğer muhalefet partileri tarafından Bennett-Lapid hükümetine yöneltilen eleştirilerin haklı olduğu izlenimini güçlendirecektir. Son anketlerde zaten artmakta olan Netanyahu ve partisi Likud’un yükselişinin sürmesi oldukça muhtemel gözüküyor.

İsrail Başbakanı Bennett aslen çizgi olarak Netanyahu’ya oldukça yakın bir siyasi profil olarak görülüyor. Ancak ona yönelik temel eleştiriler ise kendi koltuğu için kendisiyle tamamen zıt görüşlere sahip, solcu Meretz ve Ra’am gibi partilere göz yummasından ileri geliyor. Bireysel manada güvenlik hissinin bu derece zayıfladığı bir ortamda Bennett sert sayılabilecek söylemlerde bulundu. Yahudi vatandaşları silahlanmaya çağırdı. Öyle ki açıklamadan yalnızca bir gün sonra İsrail’de silah ruhsatı için başvurularda %2,500 civarında bir artış olduğu bildirildi. Ancak mevcut şartlarda onun bu söylem tarzının ne derece karşılık bulacağı tartışmalıdır.

Gerçekleşen üç saldırı sonrası İsrail hükümeti gerilimin daha da yükselmesinin önüne geçmek adına Ramazan’da Batı Şeria’dan Kudüs ve Mescid-i Aksa’ya yaşanacak hareketliliği engelleme yönünde bir adım atmadı. Ancak Batı Şeria ve sınır bölgelerinde kolluk kuvvetlerinin sayısı artırıldı. Saldırılar sonrası Filistinlilere yönelik operasyonların sayısında da artış gözlenecektir. Operasyonlar esnasında yaşanacak çatışmalara HAMAS tarafından verilecek tepkiler ve Filistin kamuoyunun tepkisi tansiyonun yükselmesinde rol oynayabilir. Olası yeni saldırılar yahut İsrail güvenlik güçleriyle yaşanabilecek olası çatışmalar Kudüs ve Mescid-i Aksa’ya gidiş konusunda yeni kısıtlamalar gelmesi noktasında hükümet üzerindeki baskıları artırabilir.

Dış Siyaset: İsrail ile bölge ülkeleri arasındaki en önemli meselelerden birisi şüphesiz ilgili devletlerin Filistin meselelerine yaklaşımındaki farklılıklardır. Ancak son yakınlaşma dalgası ülkelerin pragmatik/realist yaklaşımları önceleyerek bu hususta daha düşük profilli bir tavır takip edebileceklerini gösterdi. İsrail’in en yakın bölgesel müttefikleri olarak görülen ve Arap dünyasındaki bu pragmatik yaklaşımın öncüleri olarak ele alabileceğimiz BAE ve Bahreyn’in, geçtiğimiz Ramazan ayında yaşanan olaylar esnasında iki tarafı da şiddeti durdurmaya çağıran tavırlarına binaen bu iki ülkenin olası bir çatışma/gerilim anında benzer bir tavrı sürdüreceği söylenebilir. Her ne kadar BAE, son olaylar karşısında İsrail’e karşı beklenmedik şekilde sert tepki göstermiş olsa da BAE Dışişleri Bakanı’nın, İsrailli mevkidaşı ile yaptığı görüşmede, bölgede tansiyonun düşürülmesi için İsrail’in çabalarını takdir ettiklerini açıklayarak taraflar arasındaki dengeli tutumu sürdürdüğü ifade edilebilir.

Bennett hükümetinin göreve başladığı günden bu yana daha aktif bir ikili ilişki yürüttüğü Ürdün ve Mısır’ın tepkilerinin daha farklı olması muhtemel. Zira her iki ülke de Filistin meselesinde aktif biçimde rol oynuyor. Ramazan ayından önceki dönemde İsrail ile Ürdün arasında sıkı bir diplomasi trafiği yürütüldü. Bu görüşmelerde taraflar bölgede istikrarın korunması için istekli olduklarını ifade ettiler. Gazze’nin yeniden inşa sürecinde aktif bir rol oynayan Mısır ise son zamanlarda özellikle gıda sektöründe ekonomik sıkıntılarla mücadele ediyor. Bu durum Mısır’ı İsrail ile ekonomik ve ticari ilişkilerini geliştirmeye itiyor. İsrail medyası Ürdün ve Mısır’ın mevcut konumlarının, sakinliğin korunması noktasında HAMAS üzerinde baskı oluşturduğunu tahmin ediyor.

Son dönemde hızlı bir gelişim gösteren Türkiye-İsrail ilişkileri açısından Ramazan ayında yaşanması muhtemel olayların ilk büyük test olacağı tahmin ediliyordu. Ancak yaşanan bu son saldırılar ikili ilişkiler açısından bir anlamda erken test mahiyetinde oldu. Türkiye Tel Aviv Büyükelçiliği yayımladığı mesajlarda saldırıları kınadı. Ancak bu noktada İsrail basını ve kamuoyunda yer bulan saldırıların HAMAS dışı aktörlerden gelmiş olmasının Türkiye’nin elini rahatlattığına yönelik yorumlara da değinmek gerekir. Gazze ile İsrail arasındaki olası bir tırmanmada Türkiye’nin nasıl bir tavır takınacağı hala bir soru işareti olarak görülüyor. Şu ana kadar Türkiye İsrail ile eski dönemdeki sert kınama ve mesajların aksine daha ılımlı ve diyaloga dayalı bir yöntem tercih etmiş gözüküyor.

Türkiye-İsrail ilişkilerinin yeniden geliştirilmesinde –ABD’deki Yahudi lobileri ve din adamları ile kurduğu iletişim sayesinde- büyük rol oynayan Washington Büyükelçisi Hasan Mercan’ın Yahudi din adamlarıyla buluştuğu bir etkinlikte, İsrail’in Türkiye-Hamas irtibatını kendi lehine kullanabileceği minvalindeki açıklamalar o dönem İsrail medyasında oldukça dikkat çekmişti. Türkiye’nin İsrail ile HAMAS arasında böyle bir rol oynamaya gerçekten hazır olup olmadığını test etmek adına mevcut olaylar kritik bir test olacaktır.

Benzer bir durum Katar için de geçerli. Uzun süren çabaların ardından Katar, Gazze’ye para transferi meselesini çözüme kavuşturdu. Katar tarafından üretilen çözüm uyarınca daha önce Gazze’ye nakit olarak giren meblağlar yerini Mısır’dan sevk edilen petrole bıraktı. Kamu görevlilerin maaşı bu petrolün satışından elde edilen gelirle ödenmekte. Buna ek olarak Katar ve Mısır Gazze’nin yeniden inşası sürecinde de aktif olarak rol alıyorlar. Ancak yeniden inşa sürecinde Mısır tarafıyla alakalı aksaklıklar sebebiyle ciddi bir ilerleme kaydedilmediği belirtiliyor. Katar, yoğun bir diplomasi trafiği sonucu kurduğu bu dengenin çabuk bozulmasından yana olmayacaktır. Benzer şekilde bu dengenin bozulması Mısır açısından da ciddi ekonomik kayıplara yol açacaktır. Zira Mısır, Gazze’ye sevk ettiği petrol karşılığında Katar’dan aylık olarak ciddi meblağlar alıyor.

Bir diğer açıdan bakıldığında ise Katar, HAMAS’ın bölgede güç kaybetmesini istemeyecektir. Özellikle DAEŞ gibi bir aktörün bu tür saldırılar vasıtasıyla Filistin sahasına girmesi, Katar’ın çıkarlarını birkaç açıdan olumsuz etkileme potansiyeli taşımaktadır. Bu noktada mevcut dengelerin korunması Katar için öncelikli tercih olabilir.

6. Sonuç ve Değerlendirme

İsrail ile Müslüman devletler arasındaki irtibatın giderek arttığı bir dönemde gerçekleşen bu saldırıların koordineli bir biçimde DAEŞ tarafından gerçekleştirildiği noktasında ciddi şüpheler mevcuttur. Daha ağır basan görüş, saldırıların bireysel şekilde gerçekleştirildiği yönündedir. İsrail güvenlik yetkililerinin açıklamaları da bu ihtimale işaret etmektedir. Bu ihtimal dahilinde saldırganların farklı profillerde olmasını da göz önünde bulundurarak İsrail’in tıpkı geçtiğimiz Ramazan ayında olduğu gibi bütün Arap sektörlerde (Gazze, Batı Şeria, İsrailli Araplar, Bedeviler) yükselecek bir tansiyonla karşı karşıya olduğu ifade edilebilir.

Benzer saldırıların devam etmesi; muhalefet ile hükümet arasındaki gerginliği artırması bakımından İsrail iç siyasetini, İsrail ile normalleşme furyasına katılan ülkelerin Filistin meselesine duydukları ilgi bakımından ise dış siyasetini etkileme potansiyeli taşımaktadır. Şimdiye kadar ki saldırıların DAEŞ ile irtibatlandırılması, bu saldırıların İsrail dış politikası üzerinde yıkıcı bir etki yaratmasının önüne geçmiştir.

Filistin tarafı açısından değerlendirildiğinde ise saldırıların Filistin davasının siyasi arenada güç kaybettiği bir süreçte gerçekleşmiş olması önemlidir. DAEŞ iltisaklı kişilerce gerçekleştirilen bu saldırılar, Filistin arenasında yeni aktörlerin aktif hale gelebileceğine dair bir işaret olarak algılanabilir.

Anadolu Yakın Doğu Araştırma Merkezi

Anadolu Yakın Doğu Araştırma Merkezi

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu
%d blogcu bunu beğendi: